Eveeet üşengeçliğimi yendim sonunda ve üç sene içinde bana gelen soruları ve daha fazlasını yanıtlayacağım yazı dizisini yazmaya başladım. Almanya’ya geleli neredeyse üç yıl oldu, gelme sebebim olan mimarlık eğitimimin birinci kısmını da tamamladım bu süre zarfında. Hem eğitim, hem de az çok iş deneyimim oldu, bazı şeyler kendim gözlemledim, bazı şeyleri de burada edindiğim bir sürü arkadaşımdan öğrendim. Bu yazıların sadece Almanya’da okumak/yaşamak isteyenlerin değil, Avrupa’da herhangi bir ülkeye gitmek isteyenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Çünkü Avrupa Birliği’nde ve hatta hala daha İngiltere’de de bir çok kural/sistem benzerlik gösteriyor. Ülkeler arasında büyük farklılık gösteren konuları da aklıma geldikçe belirtmeye çalışırım.
“Yurtdışında yaşamak” denen şeyi anlatmak aslında zor, neticede yurtdışı veya içi farketmez, yaşamın her detayına değinmeye çalışırken, nereden başlayacağımı bilemedim aslında bu kadar zaman. Sanırım en rahatı böyle bir maceraya atılmak isteyenleri bekleyen olayları kronolojik sırayla anlatmak olacak. O zaman başlıyoruz: Almanya 101!
Öncelikle tabi ki dil öğrenmek şart. Almanca biliyorsanız bu paragrafı geçebilirsiniz, sahip olmanız gereken dil sertifikalarına filan bir sonraki paragrafta değineceğim. Bir kere Avrupa’da herhangi bir yerde okumaya/çalışmaya karar verdiyseniz öncelikle İngilizce şart. Çünkü Avrupa’da herkes İngilizce biliyor, dolayısıyla başvuracağınız üniversite/şirket sizin de biliyor olmanızı bekleyecektir. Almanya’da bazı şirketlerde ortak dil İngilizce, çok yabancı elemanın çalıştığı büyük şirketlerde örneğin. Bazı yüksek lisans programları da İngilizce. Eğer ana uğraşınız, yani çalıştığınız iş veya okuyacağınız bölüm Almanca bilmenizi gerektirmiyorsa şimdilik paçayı yırttınız. Almanların köylüsü bile İngilizce biliyor, çok sıkıntı yaşamazsınız, hatta aynı biz Türkler gibi burada da azıcık İngilizce bilen hemen turist bulsam da azcık şakısam diye bekliyor. Ancak uzun süre burada yaşamak istiyorsanız tabi ki Almanca öğrenmeniz iyi olur, yoksa sürekli birçok şeyi anlamıyor olacaksınız ve günlük hayatınızda bu sizi rahatsız edecektir. Tabelalar, anonslar, haberler vs. hep Almanca sonuçta. Zaten az önce anlattığım durum istisnai bir durum. Çünkü lisans programlarının neredeyse tamamı, yüksek lisans programlarının da büyük bölümü Almanca. Şirketlerin de büyük çoğunluğunda Almanca konuşulduğunu belirtmeme gerek yok herhalde. Akademik dili bizdeki gibi İngilizce yapmaya çalışmamışlar. Bazı üniversiteler, İngilizce programlara başvuruyor olsanız bile orta seviyede Almanca istiyor. Yani iyi çalışıp ciddiye alırsanız yaklaşık 1 senelik bir Almanca kursu serüveni bekliyor sizi. Bazı insanlar dil öğrenmeye daha yatkın oluyor, bu bir gerçek. Ama azmin elinden hiçbir şey kurtulamaz! Gerçekten ciddiye aldığınız takdirde bir senede ulaşabileceğiniz, hatta şartlar zorlandığında kimilerinin 6 ayda bile ulaşılabilecekleri bir seviye.
Orta seviyeden kastım B1 veya B2. Bir yılda B2 seviyesine gelebilirseniz harika, bu sertifikayla giremeyeceğiniz iş veya bölüm yok çünkü. B1 ise bazı üniversiteler için yeterli, bazılarına ise şartlı kabule yetiyor. Almanca eğitim veren bir lisede okuyorsanız Sprachdiplom alabilirsiniz. Yok değilse TestDaF sınavlarına girerek bu sonucu başvurunuza ekleyebilirsiniz, Türkiye’de çeşitli şehirlerde sınav merkezleri var. Bu her yerde geçerli olan bir belgedir ama üniversiteler ayrıca başka belgeler de kabul ediyor olabilir.
Biraz da bu dil meselesinin pratik kısmından bahsedeyim. Ben Almanya’ya geldiğimde sözde C1 seviyesinde Almancam vardı. Bu sertifikasyon sistemine aşina olanlar bilir, neredeyse ana dil seviyesine yakın bir yere tekabül ediyor C1. Fakat sınavlarda alınan sonuç tam olarak gerçeği yansıtmıyor. İlk geldiğimde günlük konuşmada sıkça kullanılan birçok kalıptan bihaberdim, buradaki popüler kültürü bilmediğim için yapılan esprilerin hiçbirini yakalayamıyordum, hele işin içine bir de şiveler girdi mi tek kelimesini anlayamadığım insanlar oluyordu. Bir emlakçıyla iletişememe hikayem var, onu ev bulma kısmına gelince anlatacağım. Benim için yabancı dilde en kolayı yazı yazmak. Hele bilgisayarda yazıyorsam, ooo aç yanda sözlüğü, kalıplardan emin olamadıysan cümleyi olduğu gibi google’a arat, Türkçe çevirisini beğenmedin İngilizceyi dene… Konuşurken böyle bir şans yok. O anda cümleyi çıkarıvermen lazım ağzından. Kısacası isterseniz yıllarca kurslara gidin, buraya geldiğinizde ilk 6 ayda ikiye katlanacak yetkinliğiniz. Ben şu an, üç yılın ardından, hala bilmediğim belki de binlerce sözcük olmasına rağmen, kendimi rahat ifade ettiğimi söyleyebilirim. Hatta Almanca konuşurken bu yörenin şivesini kullanmamak için zor tutuyorum kendimi, düşünsenize Türkiye’de örneğin Karadeniz bölgesine yerleşmiş bir yabancı üç yıl sonra gideyrum geleyrum diye konuşuyor! Almanya’da da bu tarz şiveler var, bazılarını anlamak oldukça zor hatta. Şiveli konuşmak Almanya’da utanılacak bir şey değil, şiveli konuşan profesörler bile var. Ancak herkesin temsil edildiği devlet kurumlarında şiveli konuşulmaz. Milletvekilleri, bakanlar, hukukçular vs. bizdeki İstanbul Türkçesine benzer “Hochdeutsch” denen bir ağızla konuşurlar, yani Almanca kursuna gittiğinizde öğreneceğiniz ağız. Ben de tabi ki Hochdeutsch konuşmakla beraber, bazen (daha bugün başıma geldi, “biliyon?” gibi bir şey dedim) konuşurken bu tarz bir şeyi kaçırıveriyorum ağzımdan, kendileri bizzat öyle konuşan arkadaşlarım gülüyorlar bana, ne yapayım herkesten öyle duya duya insan alışıyor! Bazı dil bilgisi kuralları yöreden yöreye değişebiliyor, bazı sözcükler de değişiyor. Gözünüzü korkutmasın ama. Çekirdeğe çiğdem demek gibi bir şey, öğreniliyor zamanla. Çekirdek dediniz diye de kimse yüzünüze anlamsız anlamsız bakmaz sonuçta. Basit bir örnek vereyim, en önemli sözcük, selamlaşma sözü… Hochdeutsch “Hallo!”, kuzeyde iseniz “Moin!”, güneyde iseniz “Servus!”. Moin’i bilmiyorum ama servus, Arapça kökenli “Selam!” veya İtalyancadaki “Ciao!” gibi, hem merhaba anlamına geliyor hem de hoşçakal.
Konuşurken bol bol takılacağınız, aklınızdan geçen bir çok şeyi söylemekten vazgeçeceğiniz, anlamadığınız bir sürü şeye herkes gülüyor diye güldüğünüz dönemler bitecek. Sonu gelecek. Merak etmeyin. Bu süreç boyunca yapabileceğiniz en iyi şey, mümkün olduğu kadar yüksek sesle, tane tane konuşmak. Aksan konusunu göz ardı etmeyin. Almanların konuştuğu gibi Almanca konuşmaya çalışın ve bu konuda çaba gösterdiğinizi konuşma partnerinize hissettirin. Almanlar yabancılara karşı çok hoşgörülü, hemen hemen herkes sizinle tane tane ve yavaş konuşacaktır. Fakat her şeyi onlardan beklemeyin. Türkçe öğrenen yabancı biriyle konuştunuz mu hiç? Sayıları Almanca ve İngilizce gibi dillerle karşılaştırıldığında azdır herhalde, ama ben en az 6-7 kişiyle sohbet ettim. Dinlemek gerçekten yorucu oluyor. Sürekli “ne söylemeye çalışıyor acaba” diye düşünmeniz, sürekli konsantre olmanız gerekiyor. Hata yaptığında düzeltsem mi düzeltmesem mi karar veremiyorsunuz. Bu hissi bildiğim için Almanlarla konuşurken onların işlerini kolaylaştırmaya çalıştım. Kimi insanlar kötü konuşuyorum diye çekinip iyice içine doğru konuşur, zaten ne dediğin anlaşılmıyor bir de sesini duymak için mi çabalamak zorunda kalsın insanlar? Tamam bağırmaya da gerek yok ama kendinizi ifade etmek için tane tane ve duyulacak bir sesle konuşmak, bulamadığınız bir sözcüğü başka sözcüklerle tarif etmeye çalışmak, jest ve mimiklerle iletişime katkı koymak önemli. Ben bu sayede bölümdeki diğer yabancı öğrencilerin bir çoğundan daha rahat arkadaş edinebildim. İlk başlarda bir grupla otururken hiç konuşmazdım, öylece dinlerdim, kafamda cümleyi kurana kadar konu değişirdi. Ama olsun. İletişim kurması kolay bir insan olursanız kendinizi daha çok muhabbetin içinde bulacağınız için zaman içerisinde dilinizi de hızla geliştireceksiniz.
Yukarıdaki fotoğraf annemin “dur şurda adının yanında çekeyim seni” deyip de çektiği, bölümdeki bir dersin asistanların isminin yazdığı tabela ve ben. O dil olayı çözülüyor. Sonra ders bile anlatıyorsunuz çıkıp, not da veriyorsunuz hatta. Yabancı olmanın, farklı bir yerlerden geliyor olmanın bir sürü avantajı da var. Burada üç iş görüşmesi yaptım şimdiye kadar (biri bu asistanlık işiydi), üçünde de “İstanbullardan buralara kadar gelmiş olmam” beni diğerlerinden ayıran özelliklerimin başında geldi. “Geleli bu kadar kısa zaman olmasına rağmen konuşmamın çok iyi olduğunu” söylediler hep, üçünde de görüşmeden çıktığımda alındığıma emindim. Demek istediğim, dil öğrenmek sıkıntılı bir süreç olabilir, ama emin olun öğrenebilmiş olmak sonunda çok büyük bir artıya dönüşecek ve anadili Almanca olanların bile arasından sivrilmenizi sağlayabilecek. Bu bahsettiklerim sadece Almanca değil, bütün diller ve ülkeler için geçerli tabi. İngilizce hariç belki, çünkü dediğim gibi, İngilizce bilmek artık işten sayılmıyor. İngilizce dışında bir dil konuşulan bir ülkeye gittiğinizde geçerli olur demem daha doğru olur sanırım.
Bu konuda aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Sorularınız olursa seve seve yardımcı olmaya çalışırım, önümüzdeki günlerde tek tek bir çok başka konuya da değinmeyi planlıyorum, özellikle bahsetmemi istediğiniz konuları da şimdiden belirtebilirsiniz.
Also, bis dann!
[…] Önceki yazıAlmanya 101 – Dil meselesi […]
BeğenBeğen
[…] önemli. Bunları bilince, kendi deneyimlerinizi de üstüne kattığınızda (dil ile ilgili yazımda da bahsettiğim gibi) orada karşınıza çıkabilecek rakiplerinizden çok daha üst bir konuma […]
BeğenBeğen