Hızlı

“Önemsediğimiz konularda sessiz kalmaya başladığımız gün ölmeye başlarız” demiş Martin Luther King, Jr.

Yaklaşık bir ay önce karaladığım yazımın bir yerinde hayatımızdaki sabitlerin nasıl da bir bir elimizden alındığına değinmiştim. Aidiyet ve kimlik sorunu üzerine, aslına bakarsanız gayet öznel bir denemeydi o, biraz bulanıktı belki de bu yüzden. Bugün, 1 Mayıs İşçi Bayramı sebebiyle, şu hızla anlamsızlaşan hayatımıza bir başka pencereden baktım, ve manzara netti: Consumerism.

Tüketimcilik. Bunu Türkçede yaygın kullanılan ve bilinen bir terim haline getirmenin zamanı geldi çattı. Evet, kavramı geliştirenler kendi dillerinde bir isim koymuşlar, bu son derece anlaşılabilir bir durum. Ama bizim ülkecek şu an içinde olduğumuz rezil durum, yani aynı anda hem sömüren hem sömürülen insanlar oluşumuz, Türkiye’nin dev bir beyaz yakalıya dönüşmesi, bence bu kavramla derhal yüzleşmemizi, onu iyice anlamamızı gerektiriyor.

Mantar gibi biten, varoluşsal sorunları hat safhada üniversitelerden mezun olan milyonlarca genç zihin ve beceri kapasitelerinin çok altında, fiziksel ve ruhsal sınırları zorlanarak çalışmak için birbirleriyle yarışıyor. İntiharlar sınıf gözetmeksizin artıyor. İş cinayetleri üstel olarak artıyor. Son derece istikrarlı bir tablo var önümüzde, yalan değil! Bu tablonun içinde, biraz kafası çalışan, biraz da cesaret bulabilen herkes bu acımasız döngüden kurtulup yavaş bir yaşama başlamak için fırsat kolluyor.

Bu bahsettiğim yavaş kavramı, karşıtlıktan doğmuş bir hikaye. Hani herhangi bir dine mensup olmayan milyarlarca insan var, bir de kendini ateist olarak tanımlayanlar var ya, onun gibi bir şey kendini karşıtlık üzerinden tanımlamak. (Belki bu Karl Popper’a, yanlışlamacılığa filan uzanır, ama bilmediğim konularda yeterince ahkam keseceğim zaten, bu da eksik kalsın.) Fast-food’un tersi mesela slow-food. Yani zaten ezelden beridir yediğimiz her şey aslında, ama öyle değil. Bu da bir standart. Belli şartları yerine getirmesi gerekiyor. Öyle olunca bir de orta tempoda yemekler var herhalde. Etiketlenmemiş olanlar… Aman hayırlısı neyse o olsun.

Ben şimdi düpedüz söyleyeceğim, alınmaca gücenmece yok. “Ay giyecek hiçbir şeyim yok” ne demek? Hani dolaba bakıp da ne giyeceğini bilemediğin günlerde savurduğun şu sitem var ya. Sen uydurmadın değil mi bu lafı? Filmlerden, dizilerden, veya etrafındaki insanlardan duydun. Klişe bir laf yani bu, sen icat etmedin. Ne ilginç değil mi herkesin aynı dertten çekmesi? Belki de çekmiyorsunuzdur! Belki de ezberletilmiştir bu laf, bunu söylemek marifet gibi geliyordur. Sonra, erkeklerin kadınlar alışveriş yaparken sıkılması muhabbeti… Kadınlar niye daha çok alışveriş yapmak zorunda? Kadınlar neden mutsuz? Neden tatmin olamıyorlar bir türlü? Hoş bir şey mi Allah aşkına? Yavaşla bi. Bi sakin ol. Elindekileri yavaşça yere bırak.

Önce şunu netleştirelim. Bir düz beyaz tişörte 500 lira verdiysen senin zaten bir sıkıntın var. Ama sırf 1 liraymış diye tişört alıyorsan sen de kendini fazla uyanık sanma. Çünkü senin cebinden 1 lira çıktı belki, ama onun bedelini başkaları ödedi. Nasıl mı?

The True Cost (Gerçek Bedel) diye bir belgesel var, 2015 yapımı. Mutlaka izleyin. Mutlaka. Bu yazıyı okumayı filan bırakın, izleyin. 1 saat 32 dakika sürüyor, kendinize bu zamanı tanıyın. Aşağıya yapıştırdığım linkteki videonun sol üst köşesindeki düğmeye tıklayarak 3,99 dolara filmi kiralayabilirsiniz, 3 gün boyunca istediğiniz kadar izleyebilirsiniz. Veya satın alabilirsiniz. Veya internetten altyazılı olarak korsan izleyebilirsiniz, artık her şeyi de ben söylemeyeyim.

http://truecostmovie.com/

Tüketimcilikle ilgili şöyle bir tanım geçiyor bu belgeselde: Ürünler, diyor, ikiye ayrılır. Bazılarını, giysi gibi, mobilya gibi, araba gibi, alırsın ve çok uzun süre kullanırsın. Bazıları ise tüketilip biten şeylerdir, gıda gibi, sigara gibi, makyaj malzemeleri gibi. İşte tüketimcilik bu iki grup arasındaki farkı yok etmek demek. Biz bugün bir giysi alıyoruz, sanki giysi değil gazoz, içip bitiriyoruz; bir gün giyiyoruz ve bitiyor onunla işimiz. Telefon alıyoruz, operatörle sözleşmeli, 24 ay taksitli, taksidi bitince sanki telefon gazozmuş da içmişiz bitmiş gibi, hop yeni sözleşmeyle gelsin yeni telefon. Araba alıyoruz, 5 yıl geçiyor, sanki araba değil gazoz. Hop yeni model.

Kısacası hayattaki her şeyi gazoz gibi görmeye başladık. Hatta daha spesifik olmak gerekirse, hayattaki her şeyi Coca Cola gibi görmeye başladık. Hani içince ışığımızı yansıttığımız şey var ya. Mutluluğu gazoz içmekle sahip olunacak bir şey sandık. Bunun böyle olduğu, reklam adı verilen propaganda araçlarıyla beynimize kazındı.

Geçenlerde internette bir video gördüm, beyaz yakalıya yazılmış bir şarkı. Komiklik olsun diye yapmışlar, ama son yıllarda üstünde durulan belli tespitler üzerine kurulmuş. Sömürenler sınıfına atladığını sanan, ama aslında sömürülen insanlardan bahsediyor. Bu yazıyı yazan ben, muhtemelen okuyan sizler, bu gruba dahiliz. Bize tükettirmek çok kolay, çünkü tükettikçe, tüketebildikçe, sınıf atladığımızı hissediyoruz. Dolayısıyla bütün reklamlar bize hitap ediyor, bütün sistem bizim haftada bir alışverişe çıkmamız üzerine kurulmuş, dünya böyle dönüyor. E bizim de alım gücümüz belli. Kredilerle borçlandırıyorlar, ama onun da sınırı belli. Öyleyse bize satmaya çalıştıkları bu ürünler bizlerin bütçesine uygun olmalı, hatta bizler için bile öyle ucuz olmalı ki bir kere kullanıp atabilelim, ve sürekli yenisini alabilelim. Satanlar da sürümden kazanacak işte bu modelde. Peki nasıl oluyor, fiyatları nasıl düşürüyorlar? Maliyeti düşürerek. Tedarik zincirinin en kolay ucuzlatılacak kısmı neresi? Elbette ki alın teri, elbette ki el emeği. Evet.

Sadece son 5 yılda, 2000’den fazla tekstil işçisi, biz sıkıldıkça atıp yenisini alabilelim diye can verdi. Hayır hayır, biz sıkıldıkça yenisini alalım diye değil, bir avuç insan zenginleştikçe zenginleşsin diye can verdiler, ve biz de bu bir avuç insana yataklık ettik. Bu yardım ve yataklık karşılığında kredi kartı ekstremize satırlar, boynumuza veballer, sularımıza toprağımıza havamıza zehirler eklendi, bir de onlarca yeni giysimiz oldu ama onları attık mı kapıcıya mı verdik naptıysak, görmüyoruz dolapta uzun zamandır. Belki de dolap aşırı dolu olduğu içindir.

Bu giysilerin üretilmesi için pamuk lazım, yün lazım, deri lazım, veya petrol ürünleri lazım. Daha bu aşamada bile çevreye ciddi zararlar veriliyor. Tarım ilaçları başta olmak üzere çeşitli zehirli maddeler havaya, suya, toprağa karışıyor. Bitkileri, hayvanları ve insanları öldürüyor. Hasta ediyor. Tarım ilaçlarını üreten şirketler, kanser ilaçları da üretiyor. Zehirledikleri insanları para karşılığı tedavi ediyorlar, çoğunu kurtaramıyorlar.

Bu giysilerin üretilmesi için bu kumaşların, derilerin, dikilmesi, örülmesi, işlenmesi lazım. Maliyeti kısmak amacıyla tekstil işçileri ölümcül şartlarda çalıştırılıyorlar. Çalışırken zehirli maddelere maruz kalanlar, şikayet ettiği için dövülenler, makineleri kullanırken kaza geçirenler, dinlenemeden çalışmaktan dolayı basit hastalıkları bir türlü yenemeyenler, yıkılan fabrikaların altında kalanlar, ölüyor veya sakat kalıyorlar.

Bu kadar zarar, sen o kıyafeti üstünde paralanana kadar giysen bile zaten verildi bu dünyaya. Ama öyle de olmuyor, sıkılınca atıyoruz. Veya bağışlıyoruz ve kendimizi hak etmediğimiz halde çok iyi hissediyoruz. Haiti’de ne olmuş biliyor musunuz? Zambiya’da ne olmuş biliyor musunuz? Amerika’daki, Avrupa’daki bağış toplayan vakıflar, topladıkları giysileri bu ülkelere yolluyorlar. Burada, aralarında Türklerin de olduğu bazı kişiler ve örgütler, bu kıyafetleri insanlara satıyorlar. Ve bundan çok paralar kazanıyorlar. Elbette, maliyeti sıfır olan bu giysileri çok ucuza satabildikleri için, bu ikinci el giysilerle rekabet edemeyen tekstil fabrikaları bir bir kapanıyor. Şu anda Haiti’de ve Zambiya’da tekstil fabrikaları var, ama bu fabrikalar sadece çok uluslu konfeksiyon devlerine üretim yapıyor. Ülke vatandaşları ise sadece bağışlarla gelen ama parayla satılan ikinci el giysilere ulaşabiliyor. Çünkü bizim çok ucuz bulduğumuz ve bu yüzden hiç alacağımız yokken aldığımız o tişörtün fiyatı, o fabrikalarda çalışan bir işçinin haftalık maaşı. Bu konuyla ilgili hazırlanmış T-Shirt Travels (Tişört Yolculukları) adlı çok iyi bir belgesel vardı. Ama bizzat yapımcı şirket tarafından sansüre uğramış. Ne kadar uğraştıysam bulamadım, ben izleme şansına eriştim, ama herkes izleyebilsin isterdim. (Bulabilen olursa yorumlarda paylaşması beni çok mutlu eder!)

diesel---6-of-6---youll-make-more-friends---anomaly---new-york

Bütün bunların yanında belki hafif gelecek, ama tüketiciler yani bizler de bu sistemin mağduru oluyoruz. Her hafta yenilenen trendlere ayak uydurmaya, iletişimin en temel unsuru olan dış görünüşümüzü güncel tutmaya çalışırken, mutluluğu objelerde arayan, doyumsuz şaşkınlara dönüşüyoruz. Sloganı BE STUPID (APTAL OL) olan bir şirket var, “aptalların daha çok arkadaşı olur” diyor mesela, can evimizden vuruyor bizi; giderek yalnızlaştığımız bugünlerde, insanlarla bağ kurmamızın yolunun tüketmekten geçtiğine inandırıyor. Ne hakları var? Mehmet Pişkin’in intihar notunu hatırlıyor musunuz? Unutmayın lütfen. Yalnızca Türkiye’de yüzlerce Mehmet Pişkin var. Milyonlarca Mehmet Pişkin adayı var.

 

Yani sırf paramız yetiyor diye gerekli gereksiz şeyler alarak

kendimizi de

dünyayı da

mahvediyoruz.

 

Sevgili arkadaşlar,

tekstil ürünleri sadece bir örnek. Aynı sorgulamayı her konuda yapmalıyız, kendi kendimize verdiğimiz değerle alakalı bir şey bu. Bence ben fazla bile konuştum. Lütfen filmi izleyin. Sevgiyle…

Hızlı” için bir yanıt

Yorum bırakın