Defneli!

Yazamadım. Pazar akşamı oturup güya, söz verdiğim gibi, iki hafta önceki yolculuğumu yazacaktım.

Sonra da hep ölümü düşündüm. Ölümü idrak etmeye çalıştım. Olmadı, pes ettim. Yaşamı, yaşanmışlıkları düşününce de yazasım geldi.

10 Nisan teyzem Aysen’in doğum günü. Onu kaybetmemizin üstünden 8 yıl geçmiş, dile kolay… Her yıl 10 Nisan’da Burgazada’ya gidip Kalpazankaya’da yemek yeriz. Lokantanın girişinde, çeşmeden hemen önce denize inen bir patika var. İşte o patikadan da önce bir zeytin ağacı var. O ağaç Aysen’in anısına dikilmişti. Ufacık bir fidandı. Şimdi iki metreyi geçmiş boyu.

Teyzem acayip bir hastalığa yenik düştüğünde 4olı yaşlarının başındaydı. Deli dolu bir insandı, kendi ayaklarının üzerinde durmasını geçtim, etrafındaki bir sürü insanı da ayakları üstüne kaldırmıştı. Stresli bir kariyeri vardı, ona rağmen hepimizi mutlu etmeye vakit bulurdu. Hastalandı. Ergenlik çağım bitmeden yenik düştü. Paylaşamadığımız o kadar çok şey var ki… Soramadığım, öğrenemediğim, anlatamadığım… İnsan kimseye de kızamıyor, kendi vücudu ile bir savaş içindeydi. Doktorlara kızarsın belki, ama tedavi olmasaydı daha iyi olacak değildi. Böyle şeyleri düşünmeyi bırakmak için yeterli zaman hiçbir zaman geçmiyor. Azalıyor, hayat normale dönüyor bir süre sonra, ama unutulur mu hiç?

İşte böyle bir günün akşamında içimde tuhaf bir huzur vardı. Ailemle birlikte olmak, ada havası, güneş, Aysen’in ablasının kızı olmanın ve onun tarafından sevilmiş olmanın verdiği gurur, buruk hüzünlere ağır basmıştı. Hele de 8 yıldan sonra.

Ta ki her gün açıp saatlerce bakındığım facebook’a, bu sefer istemeden, yanlışlıkla telefona elim çarptığı için girene kadar. Açıldı, ben kapattım. Sonra bir daha açtım, gözüme bir şey takılmıştı en üstte duran. Defnemin haberi.

Defne’yi ilk gördüğüm gün üstünde haki renkte bir askılı atlet vardı. Uzundu o zaman saçları. Boğaziçi’nde hazırlık okuyordu. Gözlerini görememiştim ilk anda, kocaman gülümsüyordu, gülümseyince gözleri kapanacak kadar kısılırdı. Benimki gibi buruş buruş olmazdı ama. Tam tersine, nasıl desem, sanki gülen haliyle oturuyordu yüzü, sanki onun normali oydu. Tanıştık, hoşgeldin koroya dedi. Isınma egzersizleri yapıyorduk provaya başlamadan önce. Zıplıyorduk olduğumuz yerde, sonra koşturuyorduk küçücük odada, hep yan yanaydık. Bir ara birden sarıldı bana. Ben böyle fiziksel temasların insanı değilim pek, annem babam gelir öper de öpmeleri bitsin diye beklerim bazen. Sevmediğimden değil, severim tabi ki, hem de çok, ama karşılığında ne yapacağımı bilemem nedense. Şimdi sarılmayışlarımın pişmanlığı var.

Beni kardeşi gibi kolladı o günden sonra. Canım sıkkın olduğunda yüzümü güldürmek için türlü şaklabanlıklar yaptı. Aşk acısı çekerken işi gücü bıraktı, bir an bile yanlız bırakmadı beni. Kendi derdini pek anlatmazdı. Dert olarak da görmezdi aslında, bir problem var ama geçer diye düşünürdü hep. Bense ergenliğin dalgalı denizindeydim. Keşke ısrar etseydim anlatması için diyor bir yanım, diğer yanım da o her şeyi istediği gibi yaptı zaten diyor. Derdini anlatmak yerine uzaklaşırdı. Bir kaç kere oldu bu. Kaçamak tavırlar içine girdi birkaç gün. Ben ne oluyor diye kızdım kendi kendime. Sonra yine eski haline döndü. Meğerse saçma sapan sıkıntılarla uğraşmış o günlerde, her şey çözülünce anlattı espirili bir şekilde. Bir kaç kere tekrar edince farkettim ki etrafındaki insanlara kötü bir enerji yaymaktansa bu kötü enerjiyi kendine saklamak için kapanıyordu. Mutsuz hikayeleri komik hale çevirecek gücü bulamadan anlatmıyordu asla.

Yağmurda sırılsıklam olduğumuz bir gün aptal şoförün teki onu baştan aşağı çamura buladığında kaşlarını çatıp Şaşkın! diye bağırmıştı. Uzunca bir süre denedim ben de kızdıklarıma şaşkın demeyi. Başarıyordum az kalsın, ama gel gör ki bu ülkede salladığı en okkalı küfür şaşkın olan insanlar kanser oluyor işte. Biri çıkıp her şeyi mahvettiğinde Hay Allah, dur şimdi hallederiz onu derdi. Bir şeyi bilmediğinde, beceremediğinde, herkesin ortasında düzeltmezdi, koluna sarılıp bir kenara çekerdi sana, tatlı tatlı anlatırdı.

Can sıkıcı şeyleri komik hale dönüştürmenin yanında, en sıradan şeyi dünyanın en harika şeyiymiş gibi görmek de Defne’nin özel güçlerinden biriydi. Taktığım küpeleri, giydiğim giysileri, gittiğim yerleri, evimizdeki eşyaları, her şeyi över dururdu. Yeni gördüğü her şeye inanılmaz bir şaşkınlık ve hayranlıkla bakardı. Yaşamı bu kadar seven bir insandı işte…

Dayanılmaz acılar içindeyken bile değişmedi bu tavrı. Kendini iyi hissettiği anlarda, o baygın hallerinin taklidini yaparak beni güldürmeye çalışıyordu, kanım donuyordu tabi ama bir yandan da şu hayatta biraz olsun Defne gibi olabilmeliyim diyordum kendi kendime.

Türkiye’nin en iyi okullarında okudu. Yarım bıraktıysa da bir konservatuar macerası oldu. Boğaziçi Caz Korosu’na çok emek verdi, birçok kişiye nota okumayı öğretti, koronun başarılarında emeği oldu. Hastalığı yüzünden üniversiteye ara verdiği dönemde bir gün boş durmadı; sinemaya, arkeolojiye, İtalyanca’ya, İspanyolca’ya, ve daha kim bilir benim bilmediğim kaç konuya merak saldı, kendini geliştirdi. Görev aldığı sosyal sorumluluk projelerini, kendi kendine giriştiği işleri ben hep ya başkalarından duydum, ya bir yerlerde adını okudum. O da yoruluyordu bazen ama yine de kesinlikle insanüstü bir enerjisi vardı. Öylesine demiyorum bunu.

Onu son görüşümde evde ikimizdik. Annemin yaptığı yemekleri, her lokmasında inanılmaz bir hayret ve heyecanla, bitmez tezahuratlarla yedi. Anlattığım en sıradan şeyleri bile, hep yaptığı gibi gözleri faltaşı gibi açık, yüzünde bir gülümsemeyle dinledi. Harika! dedi, ellerini çırptı. Ağzının yanında geçmekte olan ve yeni yeni çıkan yaralar, içinde kim bilir görünmeyen başka ne çeşit acılar olan, kafasına bağladığı yazmasıyla mini minnacık bu kız, Güneş’ten daha parlaktı. Gündüz vakti, aydınlatıyordu etrafını.

Yanında olamadım. Yanına alır mıydı bilmiyorum gerçi. Ama şimdi bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.

Almanya’daydım. Bir önceki gelişimde grip oldum, hassas olduğu için gitmedim yanına. Her yazıştığımızda beni sordu, manasız şeyler anlattım, ben sorduğumda iyiyim dedi. Kaçamak cevaplar verdi. En son yazışmamızda sınavlardan bahsediyorduk. İldeniz’le bana stres yapmamamızı tembih etti. İstanbul’a geldiğimde görüşecektik. Beyoğlu’nda güzel bir kafeye götür beni demişti. Geldim. Büyükanne büyükbaba derken, sonra da şehir dışında çıktık, anca sıra gelmişti arkadaşlarımla görüşmeye. Şimdi benim içimden üç nokta koymak geliyor ama onun işareti olsa olsa ünlem işareti olur.

Sevgili Latife Defne,

Sen bizim mucizemizsin. Hayatlarımıza dokunup geçtin. Şimdi bir Defne ağacı dikeceğim, sen hep Defne ağacı olarak kal diye. Ve kendi doğum günümden bir gün önce, senin doğduğun günde, kötü olan her şeyi yok etmeye çalışacağım Latifelerle. Senin hep yapabildiğin gibi… Sen bir türküsün madem, içimde seni sonsuz söyleyecek biri var!

Defneli!’ için 9 yanıt

  1. ayşecim ayşecim defne seni ne kadar severdi bilsen
    seni ayrı evini ayrı aileni ayrı anlatır anlatır dururdu bize
    bu güzel yazın bizi hem güldürdü hem ağlattı
    ruhu şad olsun bu yazdıklarını ona da okuyorum
    emin hem mutlu hem mahcup oluyordur
    defnem hepimiz eğitti gitti ayşeciğim
    yüreğine beynine sağlık
    ayşe mudun

    Beğen

  2. Hiçbirinizi tanımıyorum, ama şimdi çok iyi tanıyorum. Dişil yorumlarımsınız. Farkeden, anlayan, değer veren, hakkını iade eden nefis insanlarsınız. Sizden çok lazım Türkiye’ye, örneğin “bizden” bile çok.
    En kötü şeyden, en iyi sonucu çıkartmak gerek. Acıyı ve özellikle üzüntüyü de paylaşabilmek dost olmanın gereği. Mutsuzluğun dahi yeterince yaşanması gerek ve sırf bu yüzden fazlasıyla insana ve yaşama ait. Ama paylaşılan mutluluklar, o hiç görmediğim ama hemen gözümün önüne bir damla yaşla geliveren gülünce kaybolan gözler, müzik hele de caz müziği, tekil hırslar dünyasındaki çoğul kazanımlar (koro) … Sevgiler, sabırlar, huzur içinde yatmalar,…

    Uzaklardan eski bir Boğaziçili Müziksever ve yeni Defne-sever

    Beğen

  3. Sevgili Arkadaşlarım Ayşe ve Baki nin kızları Latifenin ölümü içime bir ateş gibi düştü. Iki kız babası bir insan olarak Ayşe ve Baki nin acısını düşünemiyorum bile. Sağlığının iyi olmadığını biliyor ama durumunu sormak için annesini aramaya cesaret edemiyordum.
    Latifeyle birkaç kez karşılaştım. Çok özel bir insan olduğunu hemen farketmiştim. En son iki yıl kadar önce hastanede yattığı sırada konuşmuştuk. Çok iyi olmadığı halde bile son derece pozitif ve hayat doluydu. Kısa yaşamında belli ki çevresine çok şeyler kazandırdı.
    Işıklarda uyusun.

    Beğen

  4. Defne’nin artık burda olmadığını unuttuğum anlar oluyor, tekrar aklıma geldiği o iğrenç zaman diliminden çıkar çıkmaz açıp bu yazıyı okuyorum. Her okuduğumda onun tepkileri, o cümleleri söyleyişi gözümde canlanıyor. Anılarınız anılarıma karıştı. Ne güzel anlamışsınız, ne güzel yazmışsınız, iyi ki yazmışsınız…

    Beğen

ayse mudun için bir cevap yazın Cevabı iptal et