İnsan evinden bir çıkar, pir çıkar.
Gezmemiş, görmemiş, tatmamış gibi yapamaz. Yani insan bir kere gitti mi, gitmiş bir kişidir; sonra dönse de, bir daha hiç ayrılmasa da, o artık gitmiş bir kişidir.
Şimdi ben de bir kere gittim ya, artık sanki bütün dünya bana kapılarını açmış gibi geliyor. Nereye gitsem, nereye taşınsam diye açıyorum önüme atlası. Çünkü bir yer ya evimdir, ya değildir gibi geliyor; evimde olmadıktan sonra ha komşu ülkede olmuşum, ha dünyanın öbür ucunda…
Peki neresi benim evim dediğim, memleketim dediğim yer? Beyoğlu mu? İstanbul mu? Türkiye mi? Nereden itibaren “yabancı” oluyorum yani? Bu sorulara kesin yanıtlarım yok. Zaten ruh halime göre bile değişebilecek şeyler bunlar. Bazen doğup büyüdüğü yere yabancı hisseder insan, bazen de bütün dünyayı kucaklayabilecek gibi hisseder.
Öyle ya da böyle, yeri ve zamanı değişken de olsa, o ev duygusunu hepimiz biliriz. Her şey yolundayken fark edilmez, ama bir iş ters gitmeye görsün, anlar insan evde mi dışarda mı olduğunu. Evdeyken “bir şeyim eksik mi” demez insan, “rahatsızlık veriyor muyum” diye düşünmez, kendine dışarıdan bakmaya çalışmaz. Çünkü evdeyken eksik varsa bile kolayca tamamlanır, neyin nerede bulunacağı bellidir, mekanlar tanıdıktır, insanlar tanıdıktır, alışılmıştır, doğrudur. Evdeyken çevrendeki insanlar seni zaten iyisiyle kötüsüyle bilir, tanır; kendini anlatmaya çalışmazsın onlara, törpülemezsin, süslemezsin, gizlemezsin çünkü gizleyemezsin, çünkü zaten görmüşlerdir seni, ve hala o evde barınabiliyorsan, olduğun gibi kabul etmişler demektir.
Yabancı olduğun yerde ise çözümleri nerede araman gerektiğini bilmezsin. Zaten sorular da farklıdır, yenidir. Bu yüzden gözünü dört açmak, tetikte olmak zorundasındır, deplasmandasındır adı üstünde. Rahat bir nefes alabilene kadar her gün uğraşır durursun. Ne “bir şekilde hallolur” deyip geçebilirsin, ne de arkanı kollayacak birilerine güvenebilirsin.
Memleket denenin yalnızca mekansal bir olgu olmadığı kesin. Dünyada milyonlarca insan, yer değiştirmedikleri halde evlerini kaybediyorlar. Dincilik, cinsiyetçilik, ekonomik baskılar, ırkçılık, savaş gibi etkenler mekanları değiştiriyor ve bu evlerin, kentlerin, ülkelerin sakinleri değişen mekanlara yabancılaşıyor. Sorunlarının gelip geçici olduğuna dair inançları yerini endişeye bırakıyor. Arkalarını yasladıkları özel veya tüzel kişilere, yapılara, objelere ve ritüellere olan güvenlerini kaybediyorlar. Alışılmış, avuç içi gibi bilinen, acı tatlı anılarla dolu yuvaların her köşesine bir başka kabus yerleşiyor. Örneğin, Taksim’de bomba patlamış insanlar ölmüşken, aşağıda Fındıklı’da belediye yine ağaç katletme – pardon, “söküp başka yere taşıma” derdinde olunca (foto), insan “ben burada nasıl delirmeyeceğim” diye soruyor kendi kendine ister istemez…
Bazen de değişen insanlar oluyor. Örneğin, doğup büyüdüğü toprakların canına okumaya and içmiş MNG Holding için Artvin artık yukarıda saydığım özelliklere sahip bir ev olmasa gerek. Başka türlü değişimler de var tabi. Küçük kara balıklara da dereler dar gelir. Bir gün açılır birinin gözleri, bir etrafına bakar, bir kendine bakar, sonra çıkar gider kapıdan ve bir daha dönmez. Omelas’ı terk eden onurlu insanlar gibi…
İşte böyle bazı durumlarda, ev ev olmaktan çıkabiliyor: demek ki illa göç etmesi lazım değil insanın “yabancı” olması için.
Evine yabancılaşan kişilerin işi zor. Bir çoğumuz Türkiye’de bu dertten muzdaribiz. Yalnız Türkiye’de değil elbette, ne yazık ki başta komşularımız olmak üzere dünyanın her köşesinde insanlar her geçen gün üzerinde yaşadıkları toprağa, içinde yaşadıkları topluma güvenlerini kaybediyorlar. Aradaki bağların kopması biraz da teknolojik gelişmelerin ve kültürel evrimimizin doğan sonucudur muhakkak, ama global politikaların etkisi de yadsınamaz – tarafların kim olduğunu bile bilmediğimiz bir üçüncü dünya savaşını yaşıyoruz. Dünya koca bir köy olacak diye beklerken koca bir hiçlik (non-place/Un-Ort) ile karşılaştık, bugün bize içinde yaşayacağımız gerçek alanlar sunmuyor dünyamız. Yaşamak, Georges Perec’in dediği gibi bir odadan diğerine geçmek değil artık; bir hayalden diğerine uçmak. Evler, kamusal alanlar yıkıldı; kurulan yeni düzen bize imgeler sundu ve yeterince düşlersek bu imgelerin gerçeğe dönüşeceğini öğretti. Bu düzende biz kalsak da göçsek de yabancıyız artık.
Evsizleşen, haymatlos olan bizleri güvende, yuvada hissettiren şeyler artık somut yapılar değil çağrışımlı objeler: Para, araba, mücevher, giysi, ayakkabı, mobilya… Toplumun temelini oluşturan kurum, varlığını bir yüzüğün içinde sürdürüyor. Benliğimizle bağdaştırdığımız bu çağrışımlı objeleri modern yaşantıda nereye gidersek gidelim yanımızda taşıyabiliyoruz üstelik. Kıyafetlerimizin içindeyken evdeyiz yani, elbette bunlar öyle alelade kıyafetler olamaz!
Peki koskoca mimari yok oldu da, mal mülk kaybolmuyor mu? Diyelim ıssız bir adaya düştün… Ve kaçak yollardan Schengen böylesine girmeye çalışıyorsun! Ege’yi yüzerek geçerken yanına ne telefon alabilirsin, ne kağıt para. Yeni hayatına başladığında yalnızca (umarım) kendine sahip olacaksın. Senaryo gayet gerçekçi aslında, ama hadi bu kadar dramatik olmayalım madem. Cüzdanını çaldırabilirsin, telefonunu kaybedebilirsin, evinde yangın çıkabilir, olur olur, iflas edebilirsin, ya da ne bileyim, büyükannenden yadigar uğurlu kolyenin kopup düştüğünü fark edebilirsin. Eğer o güne kadar sana kendini yeterli hissettiren sadece bunlardıysa, bitersin. Ama bilmeliydin ki aslında çoktan bitmiştin. Bir binanın on sekizinci katında oturuyorsun ve geleceğini güvence altına aldığını mı sanıyorsun? Teknik olarak havada asılı bir beton parçasına sahipsin ve geleceğin alt katlara bağımlı durumda. Bankada yüklü miktar paran mı var? Servetin bir günde düşük riskli addedilen yatırım araçlarıyla birlikte dibi boylayabilir. Gayrımenkullerin doğal afetlerde mahvolabilir. Yine dramatikleştim. Akıllı telefonunun şarjı bittiğinde kaosa mı sürükleniyorsun? Telefon pili kadar kapasiten olması işlerin yolunda olduğuna mı işaretti o ana kadar?
Yalnızca objeler değil, vücutlarımız da imgeler dünyasının vazgeçilmez parçaları. Yüzlerimiz, markamızın logosu. Sistem bizi vücutlarımızla savaşmaya zorluyor. Yaşlanmanın getirdiği değişimlerden korkuyoruz, çünkü yaşamlarımızda sabitlerin eksikliğini hissediyoruz. Kim olduğumuzu ve nereye ait olduğumuzu bilemiyoruz; imgelere ve çağrışımlara tutunuyoruz ve olur olmaz bağlantılar kurup kendi yalanlarımıza inanıyoruz. Bir yandan değer verdiğimiz her şey elimizden alınırken veya değiştirilirken de sesimizi çıkaracak cesareti kendimizde bulamıyoruz. Böylesi bir tabloda Donald Trump isminin kendisiyle hiçbir ilgisi olmayan bir binaya verilmesi karşılığı yüklü paralar alabiliyor, çünkü Mecidiyeköy’deki sıradan bir gökdeleni lüküs hayat, sınıf atlamak ve mutluluk gibi şeylerle özdeşleştirirken hiç zorlanmıyoruz.
Aslında bu saçmalıklara katlanmaya mecbur değiliz. Güven gibi soyut ama kuvvetli bir kavramı, bize gerçekten güvenlik sağlayan dört duvar yerine elmaslar veya dolgun dudaklarla somutlaştıracağımıza, bırakalım soyut kalsın! Elimizden alınabilecek hiçbir şeye bağımlı olmayalım. Evimiz, aklımız olsun. Mantığın ve vicdanın olduğu her yer evimiz olsun. Kendimizi çoktan yabancılaştığımız mekanlar ve kültürler üzerinden tanımlamamıza, artık evimiz olmayan yerlere zincirlenmemize sebep olan ölümcül kimliklerden sıyrılalım. Başkalarını “özünü kaybetmiş” olmakla filan suçlamaktan da vazgeçelim. Evreni evi gören bir insan, onu var edenlere karşı nankör olamaz zaten.
Bugüne kadar bunu başarabilseydik, enternasyonel olabilseydik, etik görecelilik ardına sığınıp çifte standartlar uygulamasaydık, ne Suruç’ta, Ankara’da, Paris’te, Brüksel’de bu tablolarla karşılaşırdık, ne de savaşı, terörü, iş cinayetlerini bu denli normal karşılayabilirdik. Yaşama hakkının önüne yaşatmama “özgürlüğünü” koyduk, itiraz edenlere faşist diyecek kadar ileri gittik.
Bu ikiyüzlülükle yüzleşmek için geç bile kaldık.
Sevgili okur,
nerden girdin nerden çıktın diyeceksin ama, aklıma takılanları yazacağım demiştim…
[…] bir ay önce karaladığım yazımın bir yerinde hayatımızdaki sabitlerin nasıl da bir bir elimizden alındığına […]
BeğenBeğen