Mavili

Yas nereye gideceğini bilemeyen sevgidir.

Nasıl anlatsam? Nerden başlasam?

Oğlumun hikayesi olmalıydı bu, sürekli bu cümle dönüyor kafamda, ama öyle olsaydi asla böyle ulu orta yazmazdım özel şeyleri, özel şeyleri ulu orta anlatmamak gerektiği de eski hayatımın sonlarına doğru edindiğim bir özdayatma. Ama bu benim hikayem, yani kendimi merkeze koyarak anlatırsam benim hikayem olabilir. Çok özel, anlatması da çok zor olmasına rağmen yazmaya karar verdim, çünkü başka insanların hikayeleri bana güç verdi, ve bu meşaleyi taşımam gerekiyormuş gibi hissediyorum yapmam gerektiğini hissettiğim bir sürü şeyin arasında, tek başına olmadığını bilmesi gereken başka insanlara da ulaştırmak için ateşi.

Hamileliğimin 23. haftasında oğlumuzu kaybettik.

İkincil belirtileri çok ilerlemiş bir spina bifida vakası olduğunu söylediler, yaşamsal fonksiyonlarının ne kadar etkileneceğini bilemediler. Neden olduğu da ne olduğu bilinmeyen bu yolda daha uzun oyalanmak ve bebeğimizin acı çekmesine seyirci kalmak istemedik, hamileliği sonlandırmayı seçtik.

4 Aralık gecesi sabaha karşı saat 3’te, yaklaşık 16 saat süren sancılardan sonra doğurdum dünyalar güzeli oğlumuzu, sessizce.

Kasım sonunda kar yağmaya başladı. Hatta tam da birbirinden kötü haberlerle karşılaştığımız doktor randevularından birinden çıkmıştık ilk kar taneleri düşmeye başladığında. Kısa süre içinde her yer bembeyaz oldu. Hastane randevumuzu bekleyerek geçirdiğimiz o günlerde stresten, üzüntüden uzak durmayı çok önemsiyordum. Çünkü bebeğim için yapabileceğim tek şey ona bir şeylerin ters gittiğini hissettirmemek olabilir diye düşünüyordum. Stres olunca karnıma ağrılar girer, hemen hemen herkes yaşıyor herhalde bunu, ben de karnım ağrımasın diye elimden geleni yapmaya çalıştım. Eşime en sevdiğim çorbaları pişirttim, hüzünlü şarkılardan uzak durdum, karda yürüyüşler yaptım. Sadece bebeğimin başıma gelen en güzel şey olduğunu düşündüm, bunu ona hissettirecek kadar çok düşünmeye çalıştım.

Hastanede geçirdiğimiz saatleri, oğlumuzla tanışıp vedalaşmamızı anlatmaya kalksam romanlar doldururum. Kanatsız meleğimiz ebemiz Jonna’nın kucağında Mavi’yle odadan çıkışını anlatan bir şiir yazsam binlerce dizesi olur. O yüzden o kısımları geçiyorum şimdi. Sonuç olarak, iki kişi el ele yürüyerek girdiğimiz hastaneden, bir gün sonra yine iki kişi el ele yürüyerek çıktık. Ama giren benle çıkan ben aynı kişi degilmiş, ben bunu o sırada henüz farkında değildim.

Eve döndük, kanepeye uzandım. Beni üzen, kızdıran, hayalkırıklığına uğratan cümleleri duyduğum yerlere geri dönmek, hastaneye geri dönmek, bütün o insanlara sarılmak, onlardan hiç ayrılmamak isterken buldum kendimi. Eşime sarılmak istiyordum sürekli, sanki fiziksel olarak vücudumun buna ihtiyacı varmış gibi hissettiğimi çok net hatırlıyorum, sarılmaya, okşamaya, öpmeye. Susamak gibi bir his. Sık sık bebeğimizin fotoğraflarını açtım telefonumda, fotoğrafları öptüm, elimdeki ağırlığını hayal etmeye calıştım, öperken dudağımda hissettiğim soğukluğu hissetmeye calıştım. Unutmaktan cok korkuyordum. Her gece uyumadan önce dudaklarımdaki o hissi hatırlatıyordum kendime hafızamı tazelemek için.

O haftanın sonunda cenaze oldu. Cenazeden sonraki gün uyandığımızda tüm karlar erimişti, sanki bütün bunlar bir rüyaymışçasına eser yoktu o bembeyaz örtüden. Bir süre sadece kendimize iyi gelecek şeyler yapmaya söz vermiştik, ben iki üç güne ayaklandıktan sonra şehrin uzak semtlerini gezdik, noel pazarlarını gezdik, yetmedi atladık arabaya kuzeye kaçtık. Bu olağanüstü hal daha da olağanüstü bir hal aldı, Mavi’mizin bizi çıkardığı bu gezide mutlu anılar biriktirdik. Oğlumun memleketini keşfediyordum sanki, onun dilini öğreniyordum, elimizden tutup bize gösterdiği bu diyarlara ilk defa görüyormuş gibi hayran kaldım, kışını sevdim, yağmurunu sevdim, ışıklarını sevdim, insanlarını sevdim.

Sonra işe geri döndük, raporunu uzatabilirim dedi doktor ama eninde sonunda normal hayata dönmem gerekecekti, geciktirmek başlangıcı kolaylaştırmayacaktı. Eski hayatıma geri döneceğimi sanarken başka bir hayata başladığımı o zaman fark ettim. Eskiden sevdiğim şarkıları açıyorum, ezgileri sanki ilk kez duyuyor gibiyim, bir yandan da eski bir hayattan hatırlar gibi. Her gün, her an, her şey yeni benim için. Daha önce yüzlerce kez yürüdüğüm sokağın bu sefer bana ne hissettireceğini öngöremiyorum. Neye üzülürüm, neye sevinirim bilmiyorum, ve oğlumun yarattığı bu yeni beni tanımak heyecanlı geliyor.

Ocak ortasında havalar yeniden soğudu, sıfırın üstüne çıkmadı günlerce. Ve yeniden kar yağdı. Hava ısınmayınca, o yağan kar bir türlü erimedi. Her sabah korka korka pencereye koştum, eriyecek diye ödüm kopuyordu. Eylül sonunda yaza gün saymaya başlayan ben, bu sefer kış hiç bitmesin istedim. Yanımdakiler soğuktan şikayet ettikçe baharın gelmesinden korktuğumu fark ettim. Yeni ben kışı seviyormuş demek ki dedim, şaşırdım ama üstünde durmadım, ta ki hiç beklemediğim bir anda Sia’nın Snowman şarkısının sözlerini fark edene kadar. Ben de güneşten saklanmak istiyormuşum meğer. İsteyen bahara devam etsin, ben o karlı Aralık gününde bebeğimle o hastane odasında sonsuza kadar kalayım istiyormuşum. Sanki o ilk teşhisi aldığımız rutin kontrole geri dönme şansımız varmış gibi, sanki miniğimizin bize o anda malum olan kaderinin değişme şansı varmış gibi, ve o andan uzaklaştıkça, günler geçtikçe bu şans azalıyormuş gibi geldiğini fark ettim. Sonra pazarlıklara başladım evrenle, bilmediğim, tüketmediğim yollar olabilir mi diye patinaj yapmaya başladı düşüncelerim. Başlarda eşime anlatmaya çekindim deli deli fikirlerimi, sonunda anlatınca ise dağıldı sisler biraz. Yazmak da iyi gelir belki diye düşündüm o zaman, falan filan…

I May Destoy You’da hemen empati kurabildiğim, hiç unutmadığım bir sahne vardı, Arabella’nın yaşadığı korkunç olayın üstesinden gelmekle uğraşırken otobüste kendi kendine “Dünyada aç çocuklar var. Suriye’de savaş var. Herkesin cep telefonu yok” cümlelerini üst üste tekrar ettiği sahne. Kendimi şanssız hissetmem için başıma daha çooook felaketler gelmesi lazım. Ne kadar ayrıcalıklı bir hayat yaşadığımı farkındayım, hatta kendime dair ilk fark ettiğim şeylerden biri bu, ailem beni bizim sosyoekonomik sınıfın çocuklarının büyütülebildiği fanusta büyütmediği için. Özellikle de yetişkin çocuklarını kaybedenleri çok düşündüm, hatta biliyorum şu an bu satırları okuyorlar. Öylesine bir kayıp yaşamadığımı farkındayım, onların ne hissettiklerini bilmem mümkün değil, umarım hiçbir zaman da öğrenmem. Üstelik bebeğini kaybetmenin yaşattığı kendine has duygular olduğu gibi, hissettiklerimin çoğunun insanın hayatında başına gelebilecek olumlu ya da olumsuz pek çok ani değişikliğin sebep olduğu ortak duygular olduğunu da farkındayım. Ama sanırım ben de öldüm ve yeniden dirildim. Ve bu yeni hayata gözlerimi açar açmaz öğrendim ki yas gerçekten de nereye gideceğini bilemeyen sevgiymiş. Sanırım azalacak, yine de sanırım hiç bitmeyecek. Yangın söndüğünde, Mavi’mle geçirdiğim 5 aydan arta kalan bu sevgi, yüreği yakıp geçen bir yaz aşkının külleri gibi, bir ömür boyu bana eşlik etmeye, beni korumaya ve büyütmeye devam edecek.

Ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün,
Ben uyurken benim alnımdan beni sen öptün;
Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;
Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,
Ben belki dün ölmüştüm, belki de geçen hafta.

Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.

Mavili” için bir yanıt

Yorum bırakın