Modern sanata eminim ki hepimizin şüpheyle yaklaştığı bir an olmuştur. Ben ki tanıdığım en “hisli” insanlardan biriyim, Piero Manzoni’nin konserve kutuda insan dışkısını -pardon, sanatçı dışkısını- karşımda gördüğümde alt metin üzerine kafa yormak için kendimi motive etmekte zorlanmıştım.
Anlamayıp burun kıvırmakla kral çıplak demek arasında da ince bir çizgi var. Yani bienale gidip “vay canına harika işler” dediğinizin ertesi günü bilmemne dergisinde küratörün tam bir şarlatan olduğunu okuyabilirsiniz, “bu da sanat mıymış yahu” dediğiniz şey ise gözlerinizin önünde kitleleri harekete geçiren bir ikona dönüşebilir. Bir kaç tane sanat tarihi dersi aldım, illa fikir belirtmem gerekirse çoğunluğun hemfikir olduğu yorumları sıralayıp büyük ihtimalle “doğru” skalasında bir yere oturabilirim, paçayı kurtardım yani! Tabi şaka bir yana, bir şeyler hissedemeden boş boş sergi gezmek insanın ayaklarına kara sular indirmekten başka bir işe yaramıyor.
Kara sular deyince birkaç anı canlanmıştır belki kafanızda. Şimdi dürüst olalım, bunların hepsi de modern sanatla ilgili anılar değil. Kimi zaman bir şehri gezmekten, kimi zaman sohbet etmekten, kimi zaman bir konser izlemekten yorulduğumuz olmuştur, oysa bunların hepsi çoğunlukla keyif veren şeyler. Demek ki iş biraz da şansa bakıyor… Neticede sanat bir iletişim aracı. Sanatçıların kişiliklerine baktığınızda, anlaşılamadığını düşünen, hatta kimisi bariz iletişim problemleri veya psikolojik sorunlar yaşayan kişiliklerdir. Antik olsun, modern olsun, tarih boyunca sanat şişenin içinde okyanusa atılmış bir mektup gibidir; biri onu bulacak da, okuyacak da, anlayıp harekete geçecek de… Çoğu zaman mektubu yazan çoktan ölmüş olur. Şans faktörü de burada devreye giriyor. Ne bileyim, kök hücre bağışçısı bulmak gibi bir şey anlaşılabilmek. Herkes gidip kan versin, veri bankası genişlesin ki birilerinin hayatı kurtulabilsin diye kampanyalar yapılıyor, insanlar bağışçı adayı oluyor, bütün ülkeler veri bankalarını birleştiriyor, ama yine de bazı hastalar aradıklarını bulamıyor (aranan kişi belki de sensin?). Bir sanat eserini anlamak için de o eserin sahibiyle aynı DNA’ya sahip olmak gerekiyor bir anlamda, aynı şeyleri hissedebilmiş olmak gerekiyor… Bazen bir kardeş diğerini anlayamazken, 200 yıl sonra dünyanın bambaşka bir köşesinde biri onun müziğini dinlerken kendinden geçebiliyor.
Bazen de… Bazı sanatçılar da öyle bir şey yapıyor ki, karmakarışık bir şeyi bir sürü insana bir bakışta anlatabiliyor. Sanatın düz yazıdan farkı da burada zaten. Anlatılmak istenen şeyi deneyimleyerek, duyumsayarak anlıyorsun. Önce sunulanı duyularınla içeri alıyorsun, sonra bilinçaltında bir reaksiyon başlatıyor bu veriler, ve mesaj sana kendin tarafından, içeriden sunuluyor. Bunu gerçekleşebilmesi hem biraz şans (“ortak DNA”) hem de sanatçının becerisi ile mümkün olabiliyor. Bunu işte iyi olanlardan biri şüphesiz Robert Rauschenberg. Etrafındaki insanlara derdini iyi kötü anlatabilmiş olmalı ki, kendi alanındaki sanatçılar arasında yaşarken en çok para kazananlardan biri olmuş.
Son 6 ay içinde iki kere Londra’ya gittim, iki sefer de Tate Modern galerisindeki Rauschenberg sergisi dikkatimi çekti. Müzeye giriş ücretsiz, çoğu sergi de ücret ödemeden geziliyor, ama böyle bir kaç tane meşhur sergi ücretli oluyor. 18 pound dile kolay 🙂 Son sefer, son günümde aklım çelindi, ayağımın dibindeyken görmeden dönmeyeyim dedim. Öğrenci indirimi varmış, 15 oluyor dedi kadıncağız. Fakat öğrenci kimliğimi almamışım yanıma. İşin garibi, ne pasaport ne oturma izni ne de herhangi bir başka kimlik vardı o gün yanımda; üzerinde ismim yazan, kredi kartı dahil hiçbir şey yoktu. Böyle durumlarda yanımda birisi illa ki başlar, yok kimlik taşımak zorunlu, yok sorarlarsa ispatlamak zorundasın… Dünyanın en akça pakça insanı değilim, hiçbir zaman kimlik sorulmaz bana demiyorum (ironi). Ama benim var olmadığımı, veya hadi abartıp şakaya vurmayayım da, ne bileyim, orada illegal bir şekilde bulunduğumu filan iddia eden olursa, bu iddiayı kanıtlamak da onun görevidir, ve bu da iddianın yanlışlığından mütevellit imkansız bir görevdir. Kısacası kimlik kartım olmadan dolaşmaktan en ufak bir endişe duymamaktaydım, fakat bu küçük isyanım bana 3 pound’a patlamak üzereydi. Neyse ki “olsun, öğrenci gibi görünüyorsun” dedi bilet satan görevli (iyi mi kötü mü bilmiyorum artık).
Rauschenberg ile ilgili ansiklopedik bilgi vermeye çalışmayacağım. İşin doğrusu ben de bilmiyorum zaten fazla bir şey. Hayatını ve sanatını şekillendiren en önemli şeylerden biri bence muhtemelen Black Mountain College olmuştur. Black Mountain’ı anlatmak için taa Ortaçağ’dan başlamak gerekiyor. Çoğu insan Almanların teknik konuda gelişmişliğini sanayi devriminden sonrasına bağlar. Türkiye’de tarih derslerinde Avrupa tarihi özet geçiliyor. Hoş, en azından bir fikrimiz oluyor, Uzak Doğu’yla ilgili hiçbir fikrimiz yok örneğin… (“Gelişmekte olan ülkelerde” yaşamanın güzelliği de bu, hem kendi kültürünü, hem emperyalist kültürü öğreniyorsun; oysa örneğin Avrupalılar sadece kendilerini biliyorlar!) Bu özet müfredatta Ortaçağ nedense Roma’nın yıkılmasıyla Avrupa’nın anlamsız bir şekilde geriye gittiği karanlık bir dönem gibi anlatılıyor. Oysa bir yabaniler deyip geçtiğimiz Kuzey Avrupa halklarının haline bakın bugün, bir de Roma’lıların! Almanlar Ortaçağ’ın sonlarına doğru zaten çoktan seri üretime geçmiş, değirmenlere bağlı dişliler ve kasnaklarla çalışan tezgahlarda metal araç gereçler, tekstil ürünleri vs. küçük “fabrikalarda” üretilmeye başlanmıştı. Buharlı makineler ise bu hali hazırdaki teknolojilerin doğaya (su, rüzgar vs.) bağımlılığını ortadan kaldırarak ve verimi arttırarak ciddi bir sıçrama yarattı. Almanlar bu sanayileşme yarışına İngilizler ve Fransızlardan yaklaşık yüz yıl sonra girdiler, çünkü Ortaçağ’da diğer ülkelere göre üretim hacimleri o kadar fazlaydı ki, kullandıkları üretim tekniklerini değiştirmeleri gerektiğini düşünmediler. Geri kaldıklarını fark edip sanayileşme yarışına girdiklerinde ise yine kısa sürede İngiltere ve Fransa’yı sollamakta zorlanmadılar. Eee, adamlar ezelden beri çalışkan! Gelin görün ki bin yılda emin adımlarla ilerleyen zanaat birikimleri bu hızlı ve yepyeni yöntemler karşısında yenik düşüp rafa kaldırılmıştı, bu da başta estetik olmak üzere bir takım toplumsal değerleri sınamaktaydı. İngiltere’de buna benzer endişelerle kurulmuş Arts&Crafts Movement gibi hareketler örnek alınarak, Almanya’daki meslek örgütlenmelerinin de ateşlemesiyle, 1919 yılında Bauhaus yüksekokulu kuruldu. Mimarlıktan müziğe pek çok çeşitli dersler veren okulun temel hedefi bu yeni seri üretim dünyasına bir kimlik kazandırmaktı. Dolayısıyla endüstriyel tasarım disiplinine olan ihtiyacı karşılamaya yönelik ilk kurumlardan biri desem yanlış olmaz herhalde. Zaten programı oturana kadar 5-6 yıl geçen ve sürekli taşınmak zorunda kalan okulun ömrü ne yazık ki 1933’te Nasyonel Sosyalizm sebebiyle son buldu. Okulun kurucu eğitimcileri ve buradan yetişen öğrencilerin çoğu Almanya dışına kaçtı, büyük kısmı da Amerika’ya gitti. İşte bu Black Mountain Collage, Amerika’da sakin kafayla deneyimlerini bir araya getiren ve sapasağlam bir sanat ve tasarım eğitimi kurgulayan Bauhaus’çuların okulu. Türkiye’de mimarlık fakültelerinde verilen “temel tasarım” dersinin temeli Almanya’da Bauhaus’ta atılmış olsa da, “basic design” ismiyle bugünkü formuna ulaşması Black Mountain’da olmuştur. Velhasılı kelam, Rauschenberg işte bu okula gitmiş, hatta bizzat Bauhaus’un kurucularından olan Joseph Albers’ten resim dersleri almış ama sonradan da demiş ki, “bu adamdan ne öğrendiysem tersini yapasım geldi”. Neyse…
Dönelim benim sergi gezime. Henüz başlarındayken, bir eserin yanındaki notta şöyle bir şey okudum: 1953’te New York’taki meşhur Stable Galerie’de ilk kez sergilendiğinde o kadar fazla kişiyi gücendirmiş ki ziyaretçi defterini kaldırmak zorunda kalmışlar, ve 1990lara kadar bir daha sergilenmemiş. Kendi kendime düşündüm, bir obje insanları nasıl gücendirebilir ki? Anlaması epey zor dini göndermeler vardı, gerçekten zor, soyut dışavurumculukla nasıl gönderme yapılabilirse öyle. Hadi konunun uzmanısın diyelim, yine de gücenmek, bunu kişisel bir saldırı olarak algılamak filan nasıl mümkün olur gerçekten hiç anlam veremedim. Ziyaretçi defterine hakaretler yazmak… Sosyal medyadaki aktroller gibi, ama modern sanat galerisinde ne işiniz var yani… Eserleri incelerken bir yandan da bunları düşünerek dalgın dalgın ilerliyordum… Ta ki üstü başı boya içinde bir keçiyle göz göze gelene kadar!
Şimdi, keçiye gelmeden önce “combine” denen şeyden bahsetmem lazım. Arkadaşı Jasper Johns ve birkaç başka sanatçı da bu “combine”lardan üretmiş olsalar da, Rauschenberg’in alametifarikası diyebiliriz. Nasıl desem, sanatın içinde görmeye alışkın olmadığımız objeler ile oluşturulan, ama üzerleri çeşitli tekniklerle boyanmak suretiyle bu objelerin bir nevi tuval gibi kullanıldığı, resimle heykel arası bir kolaj tekniği. Üç boyutlu kolaj diye özetleyebilirim. Rauschenberg sanatla hayat arasındaki boşlukta çalıştığını söylemiş. “Combine” adını verdiği bu teknik de işte tam bu aralığa düşüyor sanırım.
Bir de bu sene daha evvel yaptığım Londra gezisinde gittiğim Horniman Müzesinde öğrendiğim bir şeyi anlatayım. Taksidermi, yani hayvanların sergilenme amacıyla iç organlarının boşaltılarak başka bir maddeyle doldurulması ve bir çok başka detayı içeren yöntemler bütünü, başlı başına bir zanaat. Bunu yapmak için hayvanları öldürmüyorlar, doğal sebeplerden ölmüş hayvanları bu şekilde saklıyorlar. Benim de yanlış bildiğim, olumsuz önyargılara sahip olduğum bir konuydu. Oysa taksidermi sayesinde doğa tarihi müzelerinde (Horniman küçük bir müze, esas Londra’da mutlaka görülmesi gereken bir Natural History Museum var) nesli tükenmiş canlıları görebilme şansımız oluyor. Elbette bir canlının ölünce toprağa, ait olduğu yere dönmesi, azot döngüsüne kaldığı yerden devam etmesi doğal olanı. Ama öldükten sonra ne olduğu zaten canlının kendi umrunda olamaz, birkaç cesedi doldurunca doğadaki madde dengeleri de bozulmuyor, son olarak da bedenin dış görünüşünün bu şekilde korunması aslında ölmüş gitmiş bir hayvanın “hatırasının” yaşamasını sağlıyor, tıpkı firavunların mumyaları gibi…
Gelelim keçiye. Karşımda duruyordu! Sonradan öğrendiğim üzere, Monogram adlı, 1959’da tamamlanmış bu çalışma, Rauschenberg’in en ünlü combine’larından biriymiş, anlamı ile ilgili de çeşitli yorumlar varmış. Beni rahatsız eden doldurulmuş bir hayvan görmek değildi. Göz göze geldik dediğime de bakmayın, gözler cam veya plastikten yapılıyor. Beni rahatsız eden rahmetli hayvanın maskara edilmiş olmasıydı. Rauschenberg hayvancağızın suratını boyaya bulamakla yetinmemiş, sırtına bir araba lastiği geçirmişti. Bir de buraya kadar geldiğinde utanmadan demiş ki “hala keçinin üstüne resim yapmışım gibi duruyordu”, o yüzden altına başka resimler sermiş, biraz daha boyamış vesaire…

Sergide fotoğraf çekmek yasakmış, görevli bana doğru yürürken telefonu yavaşça aşağı indirdim, ekrana bakmadan bu kadar çekebilmişim 🙂
Önceden kafamda avlanmayla eşleştirdiğim taksidermiyi, henüz çok kısa süre önce canlının bedenine bir saygı duruşu olarak kendime açıklayıp kabullendikten sonra böyle bir şeyi görmek beni rahatsız etti. Canlı olmadığı her halinden belli olsa da tamamen ölü gibi de durmuyordu sonuçta, ayaktaydı işte. Cam bir fanusun içine kapatılmış, adamın biri içinden geleni yapabilsin diye komik bir poza mahkum bırakılmıştı. Bir yandan az önce sanattan rahatsız olan insanlarla ilgili içimden geçirdiklerimi düşünüyor, bir yandan da gördüğüm şey karşısında bir türlü rahatlayamıyordum. Neyse ki fotoğraf çekmemi engellemeye çalışan görevli beni bu düşüncelerden aldı ve bu rahatsız edici odadan ayrıldım.
Kendinden ve kendi doğrularından başka hiç bir şeyi gözü görmeyen bir adama dönüşmüştü Rauschenberg kafamda. Dünyayı değiştirmeyi amaçladığını filan okumuştum bir yerlerde, sanata yön verişiyle bir şeyleri değiştirebilmişti de şüphesiz ama bakalım dünya onun işaret ettiği yöne gitmek istiyor muydu? Ben birileri için değerli olan bazı şeylerin üstüne saldırganca boya fırlatılmasını istiyor muydum bakalım? Bunları düşünürken meşhur yatağın (Bed, 1955) önüne geldim. Dikey bir şekilde duran tek kişilik bir yatak düşünün. Tabi ki boyaya batmış durumda.

Bu görüntü Khan Academy’nin bir videosundan. Malum, o uyarıdan sonra tekrar fotoğraf çekmeye çalışmadım. Bu arada Khan Academy’nin ne olduğunu bilmiyorsanız muttttlaka bakmalısınız!
Bunun hikayesi de şöyleymiş: O günlerde Rauschenberg’in tuvali mi bitmiş bir şeyler olmuş, bir arkadaşının ona hediye ettiği patchwork battaniyeyi boyamaya karar vermiş. Bakmış battaniyenin kendi deseni daha ön plana çıkıyor, o zaman ben bunu saklamaya çalışacağıma battaniye kimliğiyle yaşamaya devam etmesine izin vereyim, üstüne de bir yastık koyayım hatta, demiş. Sanat eleştirmenleri bunu ilk gördüklerinde “çok agresif” bulmuşlar. Keçinin etkisinden kurtulamamış olan ben de, daha önceden bildiğim bir eseri olmasına rağmen, “al işte yatağı da mahvetmiş” dedim içimden. Rauschenberg ise bu eleştirilere hiç katılmamış. “Tersine, en şirin işimin kesinlikle bu olduğunu düşünüyorum, benim korkum sergi sırasında birinin dayanamayıp içine kıvrılıp yatacağıydı” demiş.
Bunu okuyunca bir an durdum. Bir adım geriye gittim. Neden bir yatağa saldırdığını düşünmüştüm ki? Birincisi, ortada bir yatak yoktu, tuvalin üstüne tutturulmuş bir yastık ve battaniye vardı. İkincisi, hediye gelen battaniye eğer bu şekilde bir katma değer edinmeseydi hiç şüphesiz çoktan çöpü boylamış olacaktı. Üçüncüsü, benim üstüne boyayı fırlatmış dediğim şey adamın “resim yapma” şekliydi ve bunu vandalizm amacıyla değil tam tersine değer katma amacıyla yapıyordu. Nasıl aksini düşünebildim ki? Grafitilerin üstünü inatla griye boyayan tiplere dönüşmüşüm resmen! Yatak gibi sevimli, sıcak, güven veren, herkesin sevdiği ve herkes için anlam ifade eden bir şey sanatın konusu olmayacaktı da ne olacaktı? Tanrılar ve krallar mı? O anda bütün o renkler gözüme çok güzel göründü, ve gerçekten içine kıvrılıp yatmak istedim. Renkler yatağın açıldığı yerden dışarı fışkırıyor gibiydi, sanki o düzenli desenli battaniyenin altında yaşanan duygusal çalkantıların izleri gibi; stresli uykusuz geçen geceler, kıvrandıran rüyalar ve birileriyle paylaşılan uykuların hepsinde dökülen sıcak ve soğuk terlerin izleri gibi…
Keçiye geri döndüm. Güzel bir angora keçisiydi. Dünyanın en prestijli modern sanat galerilerinden birinde türünü en iyi şekilde temsil ediyordu. Tuhaf bir adamın evinin salonunda durmaktan iyidir bence (Rauschenberg onu bir antikacıdan almış). Bir zamanlar yaşayan bir şey, şimdi biraz sanat gibi olmuş. “Art on a goat” (yukarıda “keçinin üstüne resim yapmışım gibi”diye çevirmiştim) olmasın diye özen göstermiş Rauschenberg, keçinin bir zemin olarak kullanılmasını değil, eserin bizzat başrolünde oynamasını istemiş. Tıpkı battaniyeyi battaniyeliğiyle kullandığı gibi. Bundan daha naif bir şey düşünemiyorum. Ve bir kere böyle gördükten sonra artık “agresif” olarak göremiyorum bunları. (Hani balerin sağa mı dönüyor sola mı diye bir ilüzyon vardı, ilk bakışta diyelim ki sağ gördüm, sonra kendimi zorlayıp sola döner gibi gördükten sonra bir daha sağ göremiyordum. Onun gibi bir his.)
Demek ki neymiş, bize tuhaf gelen bir söz veya hareket illa pis, iğrenç, yanlış, aptalca vs. olmak zorunda değilmiş. Belki biz anlayamamışızdır. Başka bir açıdan bakmamız gerekiyordur. Bir adım geri, bir adım ileri, biraz sağdan, biraz soldan bakmamız gerekiyordur. Belki anlamamız için biraz daha okumamız, biraz daha yaşamamız, biraz daha deneyim kazanmamız gerekiyordur. Dünyaya herkes bizim perspektifimizden bakmadığına göre, bizim önden gördüğümüz şeyleri arkadan gören birileri de var demektir. Bizim arka dediğimiz şey onlar için ön demektir. Örneğin ben, 2 saat içinde, önce “ay bunlar nasıl insanlar ki sanattan rahatsız oluyorlar” dedim, sonra ben kendim gördüğüm bir şeyden rahatsız oldum ve onu yapan insanla ilgili olumsuz yargılara vardım, sonunda da olayı yanlış yorumladığımı fark ettim. Aslında kendimi hoşgörülü, anlayışlı, empati kurabilen bir insan olarak bilirdim… Kimbilir, belki de gerçekten öyle olduğum için serginin sonunda hatamı kabul edebildim – sanırım buna inanmayı seçeceğim. Her halükarda Rauschenberg bana bir oyun oynadı ve daha almam gereken yol olduğunu gösterdi. Dünyanın bugünkü nefret dolu halinde bana önyargıların ne kadar yanıltıcı olduğunu anımsatmış oldu. Evet bıktık artık “kötülerden”, yorulduk televizyonlarda seslerini duymaktan, sokakta yüzlerini görmekten, gazetelerde haberlerini okumaktan; ama anlamaya ve anlatmaya çalışmaktan hiç bir zaman vazgeçmemeliyiz. Pes edersek kazanma şansımız hiç kalmaz çünkü.
Sevgili sanatseverler,
şimdi belki diyeceksiniz ki “sen Rauschenberg’i anlamışsın ama yanlış anlamışsın” 🙂 Olabilir, koca bir ömrü, bir sanat akımını, bütün bunları meydana getiren birikimi ve yol açtıkları her şeyi bir sergide anlamayı beklemiyordum zaten. Yukarıda da dediğim gibi, “yaşam ve sanat arasındaki boşlukta” çalıştığını söylemiş Rauschenberg. Bu sözünü kendimce yorumladım. Ve kendime iyi bir ders çıkardım. Umarım size de ilginç gelmiştir.
Sevgilerle…