Merhaba!
Yazmaya başlamadan önce blogun ziyaretçi istatistiklerine gözüm takıldı. Geçen pazar ziyaretçi sayısında önceki ve sonraki günlere göre bir artış olmuş, hem sevindim hem mahcup oldum. Çünkü iki ayı aşkındır pazar günü frekansını tutturmaya çalışıyorum ve bu doğrultuda bir reaksiyonu ilk yakaladığım hafta kaytardığım hafta oldu.
Arada bu istatistiklere göz atıyorum, hangi konu daha çok ilgi çekmiş, hangi ülkelerden insanlar okumuş, bunları görebilmek çok güzel. Blogun ziyaretçilerinin konumlarını gösteren bir harita var, genellikle Türkiye’yi Amerika, Kanada, İngiltere ve Fransa takip ediyor; alt sıralarda ise Güney Afrika, Birleşik Arap Emirlikleri, Japonya ve Tayland gibi bir çok ülkeyi gördüm. Beyin göçü mü diyelim, küreselleşme mi diyelim… Aslında 1000 yıl önce de seyahat ediyordu insanlar. Kimi zaman iş için, kimi zaman tatil için, kimi zaman da görmek, öğrenmek için geziyorlardı. Çeşitli nedenlerle gidip başka yerlere yerleşiyorlardı. Expat deniyor ya şimdi, doğup büyüdüğün yerden başka bir yerde yaşıyorsan (ex-patria) göçmensin. Savaştan kaçtın, sıkıntıdan kaçtın, daha iyisini istedin, göçtün başka bir yere. Binlerce yıldır olan bir şey bu.
Bugün bu işler gerçekten daha kolaylaştı diyebilir miyiz? Yollar kısaldı. Uçakla hızlı seyahat etmek mümkün. Geçen hafta neden yazmadığıma geleyim şimdi, Roma’daydım. Gitmeden 1 gün önce online check-in yaptım, telefona barkod geldi. Özel bir uygulama kullanmıyorum, maille geldi. 3 günlük bir gezi olacağı için bagajımız yoktu, her gün kullandığım sırt çantasını hazırladım sadece. Gittik Frankfurt havaalanına, turnikeden geçtik telefonumuzdaki barkodu okutup, güvenlik kontrolünden geçtik, uçağa binerken tekrar barkodu okuttuk. Roma’da uçaktan indik, ve çıktık havaalanından. Evden çıkarken bir an pasaportumu unuttum sanıp telaşa kapılmıştım, unutsam bile bir şey olmayacakmış yani. Dönüşte yine aynı hikaye. Frankfurt’tan trene bindik Karlsruhe’ye gelmek için, bilet yine telefonda barkod olarak vardı, kontrol yapılmadı bile. İnsan dünyanın parasını boşuna verdik diye düşünmeden edemiyor kontrol olmayınca ama hadi geçmiş olsun diyelim.
Yani bu son yolculuğum ışığında işlerin kolaylaştığına kanaat getirmek benim için işten değil. Ama…
Neden kolaylaştığını hissediyorum? Daha önce hem online check-in yapıp, hem de bagaj vermediğim, hem de pasaport kontrolünden geçmediğim bir uçak yolculuğum olmamıştı. Türkiye’den uçak yolculuğuna çıkan bir vatandaşım bu şekilde bir yolculuk yapamıyor. Dahası, havaalanına varana kadar trafikte, havaalanına girerken kuyrukta, kapıda ise rötar yapan uçağı bekliyor. Demek ki bu vatandaşım küreselleşmenin etkilerini benim kadar hissedemiyor.
Öyle İstanbul-New York uçuşlarını filan düşünmeye gerek yok. Yakın mesafeleri düşünelim, Tunus-Palermo arası uçakla 1 saat sürüyor mesela. Peki bu yolu insanlar ortalama kaç haftada alıyor? Kaç kere deniyorlar, sonunda ulaşana kadar? Kaç kişi ölüyor bu yolda? Çanakkale’den Midilli’ye uçak yok. Havaalanı olmadığından değil, arada uçağın yükselip alçalabileceği kadar mesafe olmadığından. 5 kilometreyi, bincerce insan haftalar boyunca katedemiyor.
Bin yıl önce, soyluların, zenginlerin, pasaporta filan ihtiyaçları yoktu. Evet belki teknolojik gelişmeler bu insanların fiziksel engellerin üstesinden gelmelerini sağladı, ama geçen zamanda diplomatik engeller ayrıcalıklı sınıf için için arttı, fiziksel engeller ise alt sınıflar için hala mevcut. Dolayısıyla şimdi kimse küreselleşmeden, dünyanın büyük bir köy haline geldiğinden filan bahsetmesin. Yanı başında yolculuk ederken ölen insanlardan utanmayanlarınızla bu konuyu vize başvurusu için belge peşinde koşarken bir daha konuşuruz.
Şimdi ben dünyanın can sıkıcı gerçeklerini bir kenara bırakıp, bu yazıyı eğlenceli bir hale getireceğim. Evet! Okurları hali hazırda dünyanın dört bir yanına dağılmış bir blogger olarak ben kalkıp ilk kez yurt dışına çıkacaklara tavsiyeler yazacağım! Burun kıvırmayın hemen, geçen hafta sonu İtalya’daydım, önümüzdeki hafta sonu da Hollanda’da olacağım, biz de iyi kötü geziyoruz yani… Şaka bir yana, benden çok gezen bir arkadaşım birkaç ay önce bana uçak biletiyle ilgili bir sorununu anlattı. Meğerse çok basit bir ayrıntıyı farkında değilmiş, sorunu çözdük. Yani bazen insanın başına belirli durumlar gelene kadar o bilgiyi öğrenemiyor. Ben de bu yüzden, özellikle Avrupa’ya seyahat etmeyi planlayanlar için, deneyimlerime dayanarak bazı ipuçlarını derlemeye karar verdim. Çünkü iddia edilenin aksine, sınırlar bugün hiç olmadığı kadar yüksek duvarlarla çevrili, ve gülmek, eğlenmek, aşık olmak, insanlara güvenmek gibi, gezmek de devrimci bir eylem haline geldi.
O zaman nasıl yapalım, şöyle yapalım:
Kısıtlı bütçesi olanlar, veya genel olarak parasını çarçur etmekten hoşlanmayanların bilmesi gereken şey, geziyi hayal ve içgüdülerine göre planlamamaları gerektiği, gidecekleri bölge ile ilgili araştırma yapmaları gerektiğidir. Az zaman ve parayla bir sürü şehri aradan çıkarmaya çalışmak, o kadar heveslendiğiniz gezinin size bir televizyon programının göstereceğinden daha az deneyim katmasına sebep olabilir. Geçen gün facebook’ta bir paylaşım gördüm, bir seyahat bloguymuş, yazının başlığında 15 avroya Avrupa turu vaadediliyor. Böyle bir şey yok. Eğer sadece pasaportunuza damgalar basılmasıysa amaç, alın bir damga, kendiniz basın, en ucuzu o. Seyahat etmek kolay bir şey değil. İyice planlamak, sabretmek gerekiyor. Size çok lezzet tattıran, çok şey öğreten, hatta sizi değiştiren bir geziyi gündelik yaşantınızdan koparabileceğiniz bir molaya sığdırabilmek beceri isteyen bir şey.
Öncelikle, nereye gitmek istediğinize karar verin.
Bazen özellikle gidip görmek istediğimiz bir şehir olur, bizi çok etkileyen bir roman veya bir film orada geçtiği için, veya oradaki kültür, orada yaşamış bir insan, oradaki bir yapı bizim çok ilgimizi çektiği için… Bu durumda yapılacak şey o bölge hakkında araştırma yapmak olur. İklimi nasıl, hangi mevsimde gezmek uygun? İlginizi çeken önemli etkinlikler, festivaller, doğa olayları var mı? Varsa ne zaman? Aşağı yukarı ne zaman gitmeniz gerektiğini tespit ettikten sonra kendi durumunuza bakın. Az zaman kaldığı için bilet fiyatları pahalandıysa, veya o sene o dönem izin almanız mümkün değilse, bence sabredin. Seneye gidin o hayalinizdeki tatile. Araya sıkıştırıp potansiyelini boşa harcamayın. Kontrol etmeniz gereken başka bir konu da elbette vizeye ihtiyacınız olup olmadığı, yaptırmanız önerilen aşılar olup olmadığı (özellikle tropik iklimler için), ve tabi pasaportunuzun son geçerlilik tarihine ne kadar kaldığıdır.
Bazen de sadece önünüzde bir tatil vardır, ve bir yere gitmek istersiniz. O zaman soruları sondan başa doğru yanıtlayarak nereye gideceğinize karar verebilirsiniz, yani: pasaportum hazır mı, vizem var mı, yoksa çıkartmak için vaktim var mı, sağlıkla ilgili önemler alınması gereken bir yere gidebilecek kadar vaktim/enerjim var mı, bu tarihlerde bir yerlerde önemli etkinlikler/olaylar var mı, bu mevsimde nereler gezilir, ve son olarak nereye ucuz bilet var?
Ucuz bilet meselesi mühim. Şu 4 Kanun’u unutmayın: 1) Sizin gitmek istediğiniz tarihlerde biletler mutlaka diğer tarihlere göre daha pahalıdır. 2) Sizin gitmek istediğiniz yerin biletleri diğer şehirlere göre daha pahalıdır. 3) Biletinizi erken almazsanız siz alana kadar gittikçe pahalılaşır. 4) Biletinizi erken alırsanız siz aldıktan sonra ucuzlar.
5 tane ulaşım aracı var. Araba, otobüs, uçak, tren, gemi. Hangisini/hangilerini kullanacağınız elbette nereye gideceğinize göre değişir.
Arabayla gezmenin avantajı, rotayı istediğiniz gibi ayarlama şansıdır. İstediğiniz yerde durabilir, istediğiniz yere sapabilirsiniz. Eğer gezeceğiniz yer zaten yakınlardaysa, evden arabayla yola çıkabilirsiniz. Bu durumda sınırlardan geçerken karşılaşacaklarınız konusunda önceden bilgilenin, internette gezi bloglarında filan araştırın. Yurtdışı çıkış harcı, uluslararası ehliyet, sigorta gibi konuları halledin. Uzak bir yere gidiyorsanız, oraya kadar uçakla gidip, önceden internetten kiraladığınız aracı burada teslim alıp gezinizi arabayla sürdürebilirsiniz. Özellikle toplu taşımanın yetersiz olduğu kırsal alanlar ve küçük yerleşim birimlerinin olduğu bölgelerde araba en iyi seçenek olabilir. Şehir gezisi yapacaksanız, arabaya zaten ihtiyacınız yok demektir. Şehir içinde zaten yaya olacaksınız, daha uzun mesafeler için de bisiklet kiralayacaksınız veya toplu taşıma araçlarını kullanacaksınız. Deniz ulaşımının üzerinde durmaya gerek yok, bir adaya giderken veya boğazdan geçerken elbette deniz ulaşımı kullanılır, bunlar için biletleri internetten almanız mümkün olacaktır, hatta bunu mutlaka yapın ki fiyat konusunda kötü bir sürprizle karşılaşmak veya yer kalmaması gibi durumlardan kaçınmış olun.
Asıl mesele otobüs, tren ve uçak arasında karar vermek. Avrupa’da çoğu otobüste tuvalet bulunur. O yüzden fazla mola verilmez. Herkes kemer takar. Yollar genellikle daha boş olduğu ve otobanda daha hızlı gidildiği için otobüs yolculukları daha hızlı diyebilirim. Ama daha sevimli değil tabi ki. Megabus’u belki duymuşsunuzdur, 1 dolara otobüs diye. Avrupa’da da var, ve gerçekten çok ucuz. Ama 4 Kanun’u hatırlayın, sizin gitmek istediğiniz yere, sizin gitmek istediğiniz tarihte 1 avroya bilet yoktur. Flixbus, Eurolines gibi bir sürü başka şirket de var. Fiyatlar 5-55 euro arası değişir. 5 saate kadar olan yolculuklar için, hele de 20 avronun altında bir bilet bulduysanız, otobüsten şaşmayın derim. Daha uzun süren yolculuklarda ise iki kere düşünün. Boyun yastığınız var mı? Otobüste uyuyabiliyor musunuz? Otobüste uyuduğunuz günün ertesi günü bütün gün yürümeye hazır olacak mısınız? Eğer sizi çok yoracak bir gece yolculuğuysa, veya bütün gününüzü yiyen bir gündüz yolculuğuysa, vaktin ve deneyimin sizin için ne kadar değerli olduğuna karar verin. Bazen birazcık daha pahalı bir uçak veya tren bileti almaya değebiliyor.
Birazcık daha pahalı bir tren bileti bulmak aslında çok zor bir şey. Avrupa’da trenler çok pahalı. Ama bütün bu ulaşım araçları arasında en keyiflisi bence tren. Restoranı var, tuvaleti var, geniş geniş koltuklar, sıkıldın mı kalk gez, camdan dışarıyı seyret… Tren konusuna gelmişken Interrail’den bahsetmemek olmaz. Interrail biletinin çeşitleri var, kapsamları ve geçerlilik süreleri değişiyor. Örneğin, en ucuz bilet “15 gün içinde 5 seyahat günü”. 2 haftalık bir geziye çıkıyorsunuz ve 5 kere trene biniyorsunuz. Aynı yerde başlayıp bitirdiğinizi düşünecek olursak, 6 şehir gezmeniz anlamına geliyor. 15 günde 6 şehir oldukça yoğun bir program. Ben 1 ay Interrail yaptım, ve bu yoğunlukta bir gezide bir kere grip olmam, bir şehri hiç gezemememe sebep oldu. Yani Interrail’i gezmenin en kolay hali diye düşünmeyin. Ortalama 2,5 günde bir şehir değiştirmeniz gerekecek, dolayısıyla bu süreyi hiç durmadan yürüyerek geçireceksiniz ki gezebilesiniz, müze kuyruklarında zaman kaybetmemek için biletleri önceden internetten almanız gerekecek, herhangi bir rötar bütün programınızın aksamasına sebep olacak, kısacası arkanızdan kovalayan varmış gibi gezmeniz gerekecek. Elbette zevkli yanları da çok, gerçekten BİR SÜRÜ yer görmüş oluyorsunuz, tren yolculuğunun keyfi de cabası. Ben sadece ilk kez yurt dışına çıkacak olanlara Interrail’i tavsiye etmiyorum. Onun yerine, söz gelimi bir haftalık bir gezi planlıyorsanız, bir ülkenin yalnızca bir bölgesini seçin kendinize, orayı karış karış dolaşın. Gitmeden önce oranın dilinde birkaç kelime öğrenin, tarihini araştırın. Dolaşırken tren veya otobüs kullanabilirsiniz, biletleri önceden almayacaksanız bile fiyatlarına önceden bakın. Araba da kiralayabilirsiniz, rota konusunda özgürlük sağlar, kiralama işini önceden internetten yapın. Bu insanlar ne yer ne içer, nasıl yaşar, bunu iyice anlayın, tadın. Daha fazla şey katacaktır, hem eğitici, hem dinlendirici bir tatile dönüşecektir. Amaç aslında rutinimizden kopmak, farklı bir şey yapmak değil mi? Öyleyse strese gerek yok, stres zaten hep var. Filmlerde, dizilerde iyi kötü görüyoruz zaten başka insanların hayatlarını. Kendimiz gittiğimizde ise, bence, önemli olan yine sadece uzaktan şöyle bir görmek değil, gerçekten tatmak, koklamak, dokunmak. Bunun için de acele etmemek lazım. Önce tatilinizi planlayın, sonra bakın bakalım interrail kullanmak hesaplı oluyor mu, sizin işinize yarıyor mu.
Gelelim uçağa. Büyük ihtimalle bir çoğunuz uçakla gideceksiniz başlangıç noktanıza. Skyscanner. İlk bakacağınız yer. Gittiğiniz yerden dönecekseniz “gidiş-dönüş”, bir yere gidip başka yerden dönecekseniz “çoklu uçuş” seçeneğini işaretlemelisiniz. Ayrı ayrı tek yön bakmayın, fiyatlandırma farklı oluyor çünkü, deneyin görün. Skyscanner’da bir gün öncesini, bir gün sonrasını görmek çok rahat değil. Tek tek aramak gerekiyor. Birkaç kombinasyonu denedikten sonra zaten gitmek istediğiniz yere o zaman aralığında uçan en ucuz havayolu şirketlerini tespit etmiş olursunuz. O aşamada isterseniz o şirketlerin kendi sitelerine girip aramayı bir de orada tekrarlayın, farklı günlerdeki farklı fiyatları muhtemelen daha rahat göreceksiniz. Eğer Skyscanner’da havayolu şirketinin doğrudan satışı değil de bir seyahat acentasının kampanyalı fiyatını bulursanız, bu sefer de o seyahat acentasının sitesinde aramayı deneyebilirsiniz. Önemli bir bilgi: Ryanair, Vueling gibi “low-cost airline” denen ucuz havayolu şirketlerinde, diğer şirketlerin aksine bilet fiyatları genelde gittikçe düşer. Diğer şirketlerde ise gittikçe artar, açık açık yazayım da ben. Yine de bunlar genellemeler tabi, ne olacağı belli olmaz. Daha ileri veya daha yakın tarihler için aramalar yaparak fiyatları kıyaslayabilir, birkaç gün takip edebilirsiniz. İçinize sindiği bir anda da alın. O saatten sonra ucuzlarsa da geçmiş olsun. Çok büyük ihtimalle pahalanacaktı. Canınız sağolsun. Keyfimize bakalım.
Eğer belli bir tarihte belli bir yere illa ki gitmeniz lazımsa ve internetten uygun bilet bulamıyorsanız, seyahat acentalarına gidin. Gençtur‘a sorun. Acentalar size, sizin bulabileceğinizden farklı fiyatlar sunabilirler. Sonuçta siz bu işi hobi olarak yapıyorsunuz, onların ise işi bu, farklı bağlantıları var, vesaire.
Bir sonraki adım: Geceleme. Bunu da 5’e ayıracağım. Otel, hostel, Airbnb, Couchsurfing, ve geceyi yolda veya dışarda geçirme. Sondan başlayayım. +150 avro bir bedel karşılığı yataklı trende seyahat ederseniz diş macunu bile veriyorlar – ertesi güne gayet enerjik başlayabilirsiniz. Onun dışındaki tren yolculukları, otobüs yolculukları, kumsalda yatalım, havaalanında sabahlarız, bankta uyuruz planları 1-2 gece idare eder, ama kaçınılması gereken düşünceler. Çantalar çalınmasın diye nöbetleşe uyumak zorundasınız, yorgunluktan ertesi gün doğru düzgün gezemeyeceksiniz, 2 geceden sonra artık her tarafınız tutulmuş olacak. Kamp yapmak ayrı bir şey. Orda matınız var, uyku tulumunuz var, etrafınızda hırsızlar yankesiciler gezinmiyor, ve kampa gittiyseniz zaten kondisyonunuz fena değil demektir. Bankta yatmakla aynı şey değil yani orada itiraz kabul etmiyorum. Ayrıca 3 gece üst üste otobüs yolculuğu planladığınızda bu süre boyunca muhtemelen duş alamayacağınızı, üstünüzü değiştiremeyeceğinizi, ve eşyalarınızı yanınızdan hiç ayıramayacağınızı farkında olmalısınız. Tekrar hatırlatmak isterim, düşük bütçeli bir tatil planlıyoruz, düşük bütçeli bir işkence değil. Daha yorgun, daha mutsuz döneceğiniz bir tatil planlamayın. Çok gezin, çok yürüyün, tatlı bir yorgunluk olur o başka. Bedavaya gelecek çok daha mantıklı bir konaklama şekli var: Couchsurfing. Bu bir internet sitesi. Profil oluşturuyorsunuz, gitmek istediğiniz şehirlerde size kanepesini (veya misafir yatağını, hatta odasını, hatta tuvaletini) vermeye gönüllü olan kişileri buluyorsunuz. Bedavadan onların evinde misafir oluyorsunuz. Bu kadar basit. İnsanlara güvenmek devrimci bir hareket oldu dedim ya, alın size fırsat. İnsancık size evini açmış, hırlı mısınız hırsız mısınız bilmeden, sizin ne haddinize onun hakkında şüphelenmek! Sizi ağırlamaya gönüllü olan kişinin profilinde daha önce onun evinde kalanların yorumlarını görebilirsiniz, belki bu güvenmenizi sağlayabilir. Kimi zaman sizi ağırlayan kişinin vakti olur, sizinle beraber gezer. Zaten önceden site üzerinden mesajlaşacağınız için, birlikte gezip gezmeyeceğinizi de önceden kararlaştırırsınız. Bence herkesin hayatında bir kez denemesi gereken bir şey, hoşlanmazsanız bir daha yapmazsınız, ama çok müptelasını bilirim bu couchsurfing’in. Tabi öyle 2-3 haftalık konaklamalardan bahsetmiyorum, evlatlık alacak değil kimse sizi. 1-2 gecelik kullanılıyor genelde couchsurfing. Tuvaleti genelde 2-3 kişiden fazlasıyla paylaşmayacağınız için, hostelden daha hijyenik bir konaklama opsiyonu bile olabilir couchsurfing. Tabi ki burada misafir olduğunuzu unutmayın. Bedavadan kalıyorsunuz sonuçta, giderken bir kutu lokum filan götürmek iyi olabilir, ayrılırken verirsiniz, bir fiyasko ile karşılaşırsanız (ki profilindeki yorumlar iyi olan biriyle kötü bir tecrübe yaşayacağınızı sanmam) vermezsiniz, kendiniz yersiniz.
Beleşçiler için bu kadar, gelelim hostel-otel-airbnb karşılaştırmasına. Airbnb nedir? Birinin odasını veya evini gecelik fiyat üzerinden kiralama. Salonundaki çekyatı kiralayan da var, iki katlı müstakil evini de. Ailecek seyahat ediyorsanız, bir hafta boyunca iki çocuğunuzla beraber konforlu ve hesaplı bir tatil yapacaksanız Airbnb biçilmiş kaftan. Çünkü bir sürü apart daire var, tam anlamıyla ev tutmuş oluyorsunuz, çok kısa süreliğine de olsa oralı bir insan gibi yaşamış oluyorsunuz, eminim çok dinlendirici bir deneyim olur ve etkisi uzun sürer. Ama ben tek başıma veya arkadaşlarımla seyahat ederken pek faydalı bulmadım airbnb’yi. Benim bütçeme uyan seçenekleri zaten couchsurfing ile bedavaya getirebilecekken, üstelik evini bedavaya açan biri, kanepesinde uyuyan adamdan para isteyen birine göre çok daha tanışmaya değer bir insanken, neden airbnb’yi tercih etmeliyim bilmiyorum. Yine de bakın. Belki tesadüfen uygun bir şey bulursunuz.
Kaldı hostel ve oteller. Aslında ikisinin arasında net bir ayrım yok, yurt odasına benzer otel odaları da gördüm, saray yavrusu hosteller de. Booking.com’a da hostelworld.com’a da bakın. Hepsinin fotoğrafları var. Koşulları, fiyata dahil olan hizmetler, kalanların yorumları, her şey var. Ucuz hostellerde çoğunlukla çarşaf için, dolap için vs ekstra ücret talep ediliyor, bir bakıyorsunuz aslında düşündüğünüz kadar ucuza gelmiyormuş. Ama merak etmeyin, böyle bir durum varsa mutlaka yazar. İyice okuduğunuzda başınıza bir şey gelmez. Orada yazmadığı halde sizden bir ücret talep edemezler. Dikkat edilmesi gereken başka bir konu hostelin/otelin konumu. İlla şehrin göbeğinde olacak diye bir şey yok. Ama her gün 20 dakika otobüs yolculuğu yapmanız gerekecekse de bu iş olmaz. Zaten bu dediğim sitelerde harita üzerinde gösteriyor konumu. Google haritaları illa ki kullanmışsınızdır, A noktasından B noktasına yaya olarak kaç dakikada gidileceğini öğrenmek mümkün.
Nereye gideceğimize, nereleri gezeceğimize karar verdik, ulaşımı, konaklamayı ayarladık. Önceden planlanması gerekenlere son bir ekleme yapayım, kuyruklar. Müzeler veya ören yerlerine girmek için uzun kuyruklar beklemek gerekebiliyor. Bazı yerlerde bu kuyruklar o kadar fazla ki, sabah saat 6 gibi sıraya girmeyenler kapanma saatine kadar yetişemeyebiliyor. Bunları yine gezi yazılarından öğrenebilirsiniz, isterseniz önceden bilet alıp ayrıcalıklı sıralara girebilirsiniz.
Bütün bunları planlarken bir yandan da vize işiyle uğraşmak gerekiyor ne yazık ki. Vize kalkacak diye duyuruldu son haftalarda. Bu konu yeni değil, mültecilerle bağlantılı olarak gündeme getirilişi de yeni değil. Daha yüksek sesle söyleniyor olması da bence inandırıcılığını arttırmadı. Ama bakalım, bekliyoruz bir ümit. O zamana kadar malesef bu saçma sapan uygulamayı sineye çekmek zorundayız. Pek çok konsolosluk aracı kurumlarla çalışıyor, bu kurumlardan hangi evrakların gerektiğiyle ilgili detaylı bilgi almak mümkün. Bir de yurt dışı çıkış harcı diye bir şey var, 15 TL, önceden birçok bankadan yatırabileceğiniz gibi havaalanındaki veznelere de ödeyebilirsiniz. Yurt dışında oturma izni olanlar bu harçtan muaflar.
Eveeet, her şeyi hallettik, kaldı valiz hazırlamak. Eğer sürekli bir yerlerde konaklayacağınız, dolayısıyla valizinizi bırakıp özgürce dolaşabileceğiniz bir program yaptıysanız, valizinizin ağırlığı ile ilgili tek dikkat etmeniz gereken uçak biletinizin getirdiği sınırlamayı geçmemek olacaktır. Ama bazı günler çantanızı yanınızda taşımanız gerekecekse her şeyinizi bir sırt çantasına sığdırmalısınız. Üç günden uzun bir tatil için normal sırt çantaları yeterli gelmeyecektir, dağcı çantalarından alacaksınız el mahkum. Ama pişman olmayacaksınız. Bu çantalar ağırlığı göğüs, omuz ve kalça arasında paylaştırdıkları için uzun süre yorulmadan taşınabiliyorlar. Daha küçük bütçeler ve malını sakınarak kullananlar için büyük süpermarketlerde bile bulmak mümkün. Ama bir spor mağazasından, iyisini alırsanız, evladiyelik olur, sizi yarı yolda bırakmaz, ayrıca muhtemelen daha ergonomik olur. Bu büyük sırt çantasının haricinde, cüzdanınızı, pasaportunuzu, suyunuzu, şemsiyenizi vs koymak için, kısacası gün içinde taşıyacağınız ikinci bir çantanız daha olmalı tabi ki. Bunun da, özellikle kadınlar için söylüyorum, ergonomik olması önemli. Bir el veya omuz çantası uzun yürüyüşlerde sizi yoracaktır. Fotoğrafçılıkla uğraşanlar, fotoğraf gezilerine çıkanlar bu konuda zaten deneyimlidir, ama çömez gezginler bütün gün el çantasında bir fotoğraf makinesini taşıdıktan sonra bir daha hayatlarında fotoğraf görmek istemeyebilirler. Su şişesiydi, yağmurluktu, cüzdandı derken, 15 kilometreden sonra o çanta ceset gibi ağırlaşır, benden söylemesi. Hırsızlık vakalarının sık olduğu bir yere gidiyorsanız, veya pasaport ve cüzdanınızı çaldırmaktan endişe ediyorsanız, giysilerin içine giyilebilen bel çantalarından edinebilir, veya kendinize buna benzer bir şey dikebilirsiniz. Yağmurluk demişken, hava durumuna önceden bakmak tabi ki önemli. Ama yaz yağmuru diye bir şey de var, beklenmedik havalara, abartmadan, hazırlıklı olmaya çalışmakta fayda var. Ayrıca boşuna süslü ayakkabılar taşımaya hiç gerek yok, ihtiyacınız olan şey en rahat spor ayakkabınız ve banyo terlikleriniz, çünkü hosteldeki ortak banyoda yıkandıktan sonra odanıza kadar çıplak ayak yürümek istemezsiniz.
Son olarak, bütün bu planlamaları yaparken mutlaka esneklik payı bırakmalısınız. Örneğin hava durumunda öyle göstermemesine rağmen yağmur yağabilir, yanınıza yağmurluk ya da şemsiye almanız böyle bir durumda canınızın sıkılmamasını sağlar. Sık sık başınız ağrıyorsa, alerjileriniz varsa, ne bileyim yanınıza almak istediğiniz vitaminler varsa alın. Normalde lens kullanıyorsanız gözlüğünüzü de yanınıza alın. Tren, otobüs, uçak rötar yapabilir, aktarmalı seyahat ediyorsanız bu olasılığı göz önünde bulundurun. Ama aklınıza gelmeyecek bin türlü şey de olabilir. Örneğin bir şehre sadece tek bir müze için gitmişsinizdir ve müze o gün akıl almaz bir sebepten dolayı kapalıdır. Veya yoldaki bir kazadan dolayı treniniz tam 1 gün gecikir. Böyle bir durumda da sırf evdeki hesap çarşıya uymadı diye karalar bağlamanın anlamı yok. Ne yapamadığınıza değil ne yapabileceğinize odaklanın. Yabancı bir şehirde, sadece bir bankta oturup yolda yürüyen insanları izlemek bile gayet ilginç olabilir.
İşte benim aklıma gelenler bu kadar. Ben bunları önümüzdeki hafta sonu uygulayacağım. Umarım son seferimde olduğu gibi sorunsuz gidip, güzel 3 gün geçirip, döneceğim. Darısı bütün gezmek isteyenlerin başına.
Sevgili Avrupa,
sen de sana gelmek isteyenlere kapılarını açsan, gelmeye niyeti olmayanları de evinden etmesen, çok mu?