Özlemli

Dün öğleden sonra Karlsruhe’deki evime döndüm. Karmaşık duygularla dolu günlerin sonu olacak diye düşünüyordum, burada yine her şeyden ve herkesten uzaktaki yaşantıma döneceğim. Ama dün de oldukça yoğundu içimde bir şeyler. Sabah erken kalkmış olmanın verdiği sersemlik mi, uzun yolculuğun yorgunluğu mu, İstanbul’da artık neredeyse yaza dönmüş havadan sonra yine gri gökyüzü ve yağmurun yarattığı hayalkırıklığı mı bilmem, acayip bir hüzün çöktü içime.

Şimdi daha fazla iç karartmak istemiyorum, ama buraya mutlaka yazmam gerektiğini düşündüğüm bir şey vardı. ME AND EARL AND THE DYING GIRL. Bu bir komedi/dram. Filmin konusuyla ilgili şu an hiçbir şey yazamayacağım, bu konuda konuşamayacak kadar az zaman geçti kanserle gerçek hayatta yüz yüze gelişimin üzerinden. Diğer yandan, en ufak bir şeyi bile önceden yazıp seyir keyfinizi baltalamak istemem. Gerçi filmi özel kılan şey olay örgüsünden ziyade bence karakterleri. Hiç beklemediğiniz oyuncuları beklemediğiniz rollerde görüp gülümseyeceksiniz. En absürd diyalogların bile karakterlerin derinliğini bu denli iyi yansıttığı bir film ben daha önce görmedim. Filmde şöyle bir görünen her karakterin bambaşka bir dünyası var ve her biri birbirinden ilginç. Bittiğinde ağlayamadım, bu arada ben gerçekten bazen reklam filmlerine bile ağlayabiliyorum, donup kaldım öylece boğazımda bir yumruyla. Etkisinden de uzunca bir süre kurtulamadım. Kesinlikle tavsiye ediyorum. Çekimler de filmi özel kılıyor. Bu konuda teknik detaylara giremeyeceğim ne yazık ki ama izleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız. Bir şekilde çok samimi ve gerçekçi olmayı başarmış film. Abartılı, duygu sömürüsü yapan tek bir sahnesi yok.

Bundan sonra Annemin Yarası‘nı izledim. İtiraf edeyim, çok ilgimi çekmemişti reklamları. Sonra Ayşe Arman’ın yazısını gördüm, terör yüzünden araya kaynayacak, oysa çok güzel film, demiş. Ben de kendi çapımda terörle mücadele ettim, zaten annem de izlemek istiyormuş, gittik Atlas Sineması’nda izledik. Yalnızca terör yüzünden değil ki, böyle bir filmin araya kaynaması için çooook sebep var Türkiyem’de! Birincisi, filmin dert edindiği tecavüz konusu öyle mesele edilecek bir şey değil artık. İkincisi, film üç boyutlu filan değil, AVM içindeki son teknoloji sinema salonlarına ihtiyaç duymuyor. Üçüncüsü, gülüp geçip hemen tüketeceğiniz bir film değil, üzerine düşündürtüyor, sonu tatmin etmiyor, hızlı hayatlarımızı bir an durduruyor. Atlas’ın arka kapısından çıkıp, girerken aydınlık olan havanın kararmış olduğunu farketmek, taburelerde çay içerken sohbet eden insanların arasından geçmek, İstiklal’e çıkıp insan seline kapılmak, nereden geldiğini nereye gittiğini unutmak, yalnızca az önce izlediğin filmi düşünmek… Sinema benim için bu demek. Eskiden her gün yüzlerce insanın paylaştığı bu ritüel, şimdilerde yılın film festivali zamanlarına sıkışıp kalmış bir fanteziden ibaret oldu, o da kısmen, çünkü festivaller de değişen – AVMleşen- zamana ayak uyduruyorlar. Neyse ki Başka Sinema var.

Sen ne atıp tutuyorsun İstanbulumuzla ilgili, uzaktasın zaten diyeceksiniz belki… Haklısınız… Ama seviyorum ulan!

 

Unutmadan, mutlaka yazmam gereken bir şey daha var: hiç anlatamadığım Çanakkale-Bursa gezimin duraklarından biri olan Tirilye. Sadece bir öğle yemeği yemek için durduğumuz bu beldenin çok azını görebilmiş olmama rağmen, diğer “eski Rum köylerinden” farkı hemen anlaşılıyordu. Bir kere, “gözleme var çay var buyrun” diye başının etini yiyen, yozlaşmış, her şeyi turizme bağlamış bir halkı yok. Ahşap evler bütün sevimlilikleriyle ayakta, ve yenileri de titizlikle yapılıyor. Trilye Balık’ta Kadir Bey bizlere mükemmel bir sofra hazırladı. Nisan başında gitmenin bir güzelliği de otlar tabi… Kalamarı bile bir ayrı güzeldi, o soğan halkası mı kalamar mı anlaşılmayan mükemmel formdaki halkalardan değildi yani, gayet lezzetliydi. Balıklar da çok hafif olmuştu. Benim gibi küçük mideli, iştahsız bir insan için tam ayarında bir yemekti, çok doydum, ama rahatsız da hissetmedim kendimi. Fiyat olarak da İstanbul’dan gelenler için hiç fena değil. Tirilye esnafı, dediğim gibi, abuk subuk şeyleri turistlere afedersiniz kakalamaya çalışan yozlaşmış köylü milletinden değil, gayet samimi. Macaroğlu’nda çok güzel zeytinler vardı, ama napalım zeytin/zeytinyağı bizde bol… Amcam Macar değilmiş bu arada, muhacirmiş, muhacir lakabı zaman içinde söylene söylene Macar’a dönmüş…

Tiriyle’ye mutlaka hafta içi gidilmeli tabi… Haftasonu gidip kalabalıktan nefes alamazsanız bana kızmayın sonra! İstanbul’dan deniz yoluyla Mudanya’ya, oradan da minibüsle Tirilye’ye gitmek mümkün. Niyetiniz varsa, bir an önce gidin. Neden derseniz, dönüş yolunda çok acı bir manzara ile karşılaştık: Duble yol inşaatı… Yahu küçücük köye ne akla hizmet otoban yapılır? Hafriyat kamyonları, ağaç katliamı, toz, trafik, kurtuluş yok artık bunlardan. Bu yol bittiğinde, biz şehirliler oraların da altını üstüne getireceğiz mutlaka. O zaman o güzel insancıklar daha fazla dayanamayacaklar ve Gölyazı’da olduğu gibi hepsi ayrı bir köşeden çığıracak: “Gözleme var, çay var, tost var”…

Sonrası kaos… Tek tesellisi, tamam hadi tek tesellisi deyince haksızlık oluyor, ama şehir hayatının kuşkusuz en güzel sürprizlerinden biri duvar resimleri. Hayatımda ilk kez geçen hafta, gündüz vakti, bir graffiti sanatçısını iş üstünde gördüm. Çok ilgimi çekti, ama rahatsız etmek de istemedim, dönüşte tekrar baktım, bitmişti, bu fotoğrafı çektim. Biliyorsunuz bu işin özelliği zaten anonim olması, yerini de yazmıyorum o yüzden. Dünyanın en beğenilen graffitilerinden biri Karlsruhe’deymiş, semt olarak çıkarabildim yerini, ama bulamadım hala! Çok da arayamadım gerçi, yolumun düşeceği bir yer değil, ama onu görmeden gitmeyeceğim bu şehirden.

Yarın yeni dönem başlıyor. Daha yarısını bitirmişim, bunun yüksek lisansı var, iki yıllık stajı var… Yine de zaman su gibi akıp gidiyor. Eric Reed’den I Still Believe in You eşliğinde bitiriyorum bu yazımı.

Sevgili müzik,

sana ne diyeyim ki ben, iyi ki varsın.

 

Özlemli” için bir yanıt

Yorum bırakın