Pazar akşamüstü geldim İstanbul’a. Bombanın Terörü kendini epey hissettiriyordu: Trafik haritası yemyeşil, kalabalık ve merkezi yerlerden uzak durulması için telkinler…
Hal böyle olunca benim gittiğim yerler sırasıyla Ataşehir, Paşabahçe, Seyrantepe, Ferhatpaşa, Ulus, Yeşilyurt ve Bakıköy oldu. Perşembeye kadar böyle acayip bir rota izledim, hikayelerini anlatmaya kalksam roman olur. Bir tek şunu diyeyim, laptopu tamire verdim: Siz siz olun teşhir ürünü almayın! Vatan Bilgisayar’dan aldığım Asus laptopun ilk aldığımdan beri (iki buçuk yıl oldu) ara ara yoklayan bir wifi sorunu var. Anten çekmiyor arkadaş! Modemin dibine gidiyorum azıcık çekiyor, her şeyin ful çektiği mesafelerde benimki ağları hiç görmüyor bile… Filan falan. Format atmıştım düzelmişti, Windows 10’u yükledikten sonra yine bozuldu. Wifi kartı neyse o değişecekmiş. İşin kötüsü garantisi doldu aletin, o yüzden cebimden ödeyeceğim parasını. Oysa başından beri olan bir sorun yani iki yıl geçmesiyle bir alakası yok. Üstelik teşhir ürünü olmasına rağmen hiç indirim de yapmamışlardı, insan yanında bir çanta filan verir en azından… Sonuç olarak Vatan Bilgisayar beni üzdü. İşlerini genelde iyi yapıyorlar gibi görünüyor aslında. Gerçi geçen sene de arkadaşın toplama bilgisayarı yüzünden az kalsın ev yanıyordu, Vatan’ın hatalı montajı yüzünden mi yoksa NVIDIA’nın suçu mu bilemeyeceğim artık. Ben tüketici olarak hakkımı arama konusunda o kadar beceriksizim ki, tüketmemek en iyisi benim için! 70 lira hizmet bedeli, 70 lira wifi kart, 260 lira yeni pil, toplam 400 liraya mal oldu bu iş. Pil de ayvayı yemişti 2 buçuk yılda. Tam dolu halde 15 dakika filan dayanıp, sonra ciyuvvv diye acı bir çığlıkla kapanıveriyordu laptop. 2 buçuk yıl böyle bir şey için kısa bir süre. Neyse, dünyanın parasını verdim gitti, şimdi tek istediğim kısa sürede sorunsuz bir şekilde teslim almak. Daha portfolyo filan hazırlamam lazım, acilen lazım bana o laptop!
Velhasılı kelam, perşembe baktım bomba olayı iptal gibi, acil olan işlerimi de bitirmiştim, Taşkışla’da aldım soluğu. Çok vefalı arkadaşlarım var. Gerçekten. Şanslıyım, Taşkışla’da yalnızca bir yıl geçirdim ve bu yılın üzerinden neredeyse iki yıl geçti, ama en iyi arkadaşlarımı burada edindim. Teknoloji sağolsun, uzaktayken bile her gün haberleşmeye devam edebiliyoruz. Uzun yıllardır tanıdığım arkadaşlarım bile bu ilişkimizi görüp imremiyorlar. Taşkışla’dan çıkıp Aznavur Pasajı’nın az ilersindeki Konak’ta kebap yedik. Sonra öğrendim ki orası da yandaşmış yahu! Son gidişimmiş yani – devran dönene kadar diyeyim.
Annem meyve sebze alışverişini Beşiktaş Pazarından yapıyor. Cumartesi birlikte gittik. Almanya’da özlediğim bir lüks bu. Ufak pazarlar yok değil, peynir pazarları filan da oluyor, bit pazarları oluyor, ama bizimkiyle aynı değil tabi. Satılan sebze meyve de bizdekiler gibi değil, hele Akdeniz’den alışkın olduğumuz otları bulmak epey zor. Benim eve en yakın pazarda yaz kış demeden Mango satılıyor mesela, olacak şey değil. Kimbilir kaç bin kilometre yol katediyor. Meyve dediğin Balıkesir’den filan gelir, hadi bilemedin Düzce, Kastamonu filan… (Şaka bir yana, GDO yazım gelecek, takipte kalın.) Süpermarketten alışveriş yapıyorum, o zaman da hem zaten pek sağlıklı beslenmemiş oluyorum, hem de bir şekilde çok ambalaj çöpü üretiyorum. Depozitolu şişeler Almanya’da çoğunlukta, naylon poşet kullanımı da az, ama marketten alınan her şey ister istemez paketlenmiş oluyor. Ama bu duruma alternatif arama konusunda doğruyu söylemek gerekirse fazla uğraşmadım. Zaten bin tane işim var, öğrencilik hali, geçici bir dönem, diye avutuyorum kendimi. Yoksa biricik ömrümü süpermarketle geçiremem!
Pazar günü de dinlenme günü, e yani ben de biraz Avrupalı sayılırım dimi? Bu yazıyı yazarken iki martı cama vurup çığlıklar atarak uzunca bir süre duygu sömürüsü yaptılar. Bir kere yemek verince bu sefer her acıktıklarında camı kırmaya çalışıyorlar. O yüzden umursamamaya çalıştım ama insan üzülüyor. Kendimizden başkalarına yaşayacak alan bırakmadık, koca dünyayı paylaşamadık.
Atlattım işte ilk haftayı sağ salim.
Sevgili İstanbul,
hoşbulduk!