Başlangıç

Daha valizimi hazırlamadım!

Yarın sabah 7 gibi kalkarım herhalde. Tramvay, otobüs, uçak derken öğleden sonra İstanbul’da olacağım.

Bugün yıllarca her gün arşınladığım caddede bomba patladı. O caddede patlayan ne ilk, ne de son bombaydı.

İstanbul’da geçireceğim üç haftada 2 hedefim var: hayatta kalmak, ve portfolyo hazırlamak. Yani evden fazla çıkmayacağım ve hünerlerimi sergilemeye çalışacağım günler beni bekliyor. Oysa ailemi ve arkadaşlarımı senede 3 kere görüyorum. Noel’de, bir de dönem aralarında, Mart’ta ve Eylül’de. İçim sıkılıyor, herkes gibi. Kendi sıkıntılarınızın yanında bir de benimkine ihtiyacınız olmadığını biliyorum. O yüzden hikaye gibi anlatmak isterim.

IKEA’dan bir şeyler söylemiştik, kütüphane niyetine, hani kare kare gözlü dolapları var ufak. O karelere de kutular giriyor, ayrıca alabiliyorsun. İşte o kutulardan birinin kenarı hasarlıymış. Haydaa. Karlsruhe’de IKEA yok. Atla trene, sonra otobüs, 2 saatten kısa sürede gidiliyor aslında. O yol üzerinde bir yerde öğrendim işte patlamayı. Birilerinin hayatını karartan haber, benim için eve geri döndükten sonra üzerine düşünülecek, negatif bir gelişme idi. Whatsapp’tan İstanbul’daki eş dost yoklandı, bizim ekipte fire yok neyse ki hala.

O hasarlı ürünü değiştirmekle kalmadık, gitmişken dayanamadık, sırf indirimde diye bir ayaklı lamba aldık. 20 avro indirim yapmışlar, yarıya düşmüş neredeyse fiyatı, alacağımız yoktu aslında. Zalımsın IKEA. Çok uyacak gerçekten salona, salonun yarısında ışık yoktu zaten ama gerek yok demiştik bu zamana kadar. İngiliz anahtarımız olmadığı için yapamadık, öyle yerde yatıyor şu an. Bu haliyle de bir işe yaradı gerçi: kutusuna kağıt çöplerini doldurdum, yarın sabah çıkmadan yekpare olarak atabileceğim hepsini. Şu yukarıdaki fotoğrafta 15 tane pizza kutusu, 10 tane makarna kutusu, 20 tane tuvalet kağıdı rulosu filan var.

Almanya’da çöpleri ayırmak çok mühim. Gerçi beklediğim kadar titizlikle ayırmıyorlar ama kanıksanmış bir durum. Kanunlarla filan belirlenmiş. Bir ara zaten bu konuda ayrıca yazarım.

Daha valizimi hazırlamadım diyorum ama, valizi boş götürüyorum İstanbul’a. Reçeller, zeytinler, giysiler filan doluyor içine, dolu getiriyorum geri. Az önce ara verdim yazmaya. Gözümden kaçmış ve lambanın kutusuna tıkıştırılmaktan kurtulmuş bir parça karton buldum. Kestim biçtim bir iskelet yaptım. Valizin içine yerleştirdim. Mukavva perde duvarlar valizimin yarınki atılıp tutulma maceralarında ezilmesini engellemek için hazır ve nazır bekliyorlar. Aralarında oluşan odacıklara da lens solüsyonu, diş fırçası filan atacağım sabah, artık onlar biraz çalkalanacak.

Aklım gidip geliyor. Birilerinin mutluluk sandığı koşullar yerine gelecek diye canından olan insanların sayısı yüzlerle ifade ediliyor. Madenlerde, inşaatlarda, okulda, evde, sokakta, otobüste, insanlar cinayetlere kurban gidiyor. Her birinde de kaza geliyorum diyor. Bas bas bağırıyorlar insanlar, yanlışları işaret ediyorlar, kendileri için değil, gelecek olan kazanın vuracağı insanlar için mücadele ediyorlar, ama olmuyor. Nasıl oluyorsa kuru sapasağlam dururken yaş kül oluyor. Üçkağıtçı olmayanın kaybetmesi maddenin doğası mı?

Yani aslında hazır gibi valiz.

Sevgili İstanbul,

beni korkutuyorsun, ama geliyorum sana.

Yorum bırakın